Nerede şimdi o anlı şanlı lostracılar?
Ayakkabı boyacılığı, adından da anlaşılacağı üzere ayakkabıları, ayakkabı boyasıyla boyayan, parlatan kişilerin yaptığı iştir. Bu iş son zamana kadar sadece yetişkin erkekler tarafından yapılmaktaydı. Adına da “lostracılık” deniyordu.
Lostracı dükkânları insanların berber dükkânları kadar sevdikleri mekânlardı. İnsanlar oralarda hem ayakkabılarını boyatırlar, hem de boya süresince lostracıyla sohbet eder ya da gazete, dergi okurlardı.
Yarım yüz yıl kadar önce bu dükkânlar ansızın yok oldu. Onun yerini şık boya sandıklarını özel kemeriyle omzunda taşıyan, belirli noktaları kendilerine mekân tutan ayakkabı boyacıları aldı.
KAYBOLMAYA BAŞLADILAR BİRER BİRER
Bir süredir onlar da ortadan kayboluyorlar. Zira ayakkabı boyacılığı, bu işi yapan insanların ev geçindirme sorununa yanıt veremez hale geldi.
Ayakkabı boyacılığı son zamanlarda çocukların işiydi. Onlar için boyama hizmeti karşılığında 1 lira verilmiş, 50 kuruş verilmiş önemli değildi. Çocuğun emeği ucuz olurdu. Onlar ev geçindirmek zorunda da değillerdi. Okul harçlıkları ya da dondurma parası çıksın yeterdi. Çocuklar bu işi yarım yamalak sürdürmeye çalışırken işin peşini bırakmayanlar da vardı. Bunlar ayakkabı tamircileriydi. Ayakkabı tamircileri de sadece tamir parasıyla geçim sağlayamıyorlardı. O nedenle onlar da tamir işinin yanında boyama işini de yapmaya başladılar.
Ayakkabı boyacılığı zamanında birçok ünlüyle de kader birliği etmiştir. Pek çok tanınmış şarkıcı veya politikacı hayatının bir kısmında ayakkabı boyacılığı yapmıştır. Etiyopyalı şarkıcı Mahmoud Ahmet, Peru devlet başkanı Alejandro Toledo gibi kimselerin bir zamanlar ayakkabı boyacılığı yaparak hayatlarını kazandıklarını belki duymuş belki de duymamışsınızdır.
Lula da Silva da bunlardan biridir. Da Silva, 1945 yılında Brezilya’nın Caetés kentinde sekiz çocuklu bir ailenin yedinci çocuğu olarak dünyaya gelmiş. Yoksulluktan dolayı okula çok az gidebilmiş ve 12 yaşından itibaren ayakkabı boyacılığı yaparak kalabalık ailenin ayakta kalmasını sağlamak için katkıda bulunmuş. Ancak Lula da Silva yoksulluğun kaderi olmadığına inanıyordu ve büyük hayalleri vardı. O’nun durumundaki biri için de o hayallere ulaşmanın tek yolu da çok çalışmaktı. O da bunu yaptı. Başardı; hayallerine hatta belki de daha fazlasına ulaştı. 2002 yılında 52 yaşındayken Brezilya devlet başkanı oldu.
MESLEĞİN ŞANLI YILLARI
Boyacılık mesleği 19. yüzyılda İngiltere’de oldukça yaygındı. Özellikle elit tabaka ayakkabılarına son derece özen gösterirdi. Düklerin, lordların malikânelerinde özel ayakkabı boyacılarının dahi bulunduğu kaydediliyor. Ayakkabı boyacılığının şanlı günlerini yaşadığı 1900’lü yılların başında, İngiltere’de ayakkabılarına özen gösterenler sadece asilzadeler değildi. Orta tabaka insanları dahi boyasız ayakkabı giymezdi. Bu dönemde boyasız ayakkabı giymek yoksulluğa hatta dilenciliğe delalet ederdi. Ardından gelen I. Dünya Savaşı yıllarının başında askerler de ayakkabılarının boyanmış, parlatılmış olmasına dikkat ederdi. Ancak savaş kızıştıkça askerler de insanlar da ayakkabılarını umursamaz hale geldi. Boyalı ayakkabı giyme modası ilk dünya savaşından sonra yeniden gündeme geldiyse de, II. Dünya Savaşı’nın çıkması mesleğin yeniden düşüş yaşamasına neden oldu. II. Dünya Savaşı’ndan sonra ayakkabı boyacılarının sayısı her ülkede artış gösterdi. Bu meslek işsiz kalan, iş bulamayan insanların cankurtaranıydı sanki. Meslek özellikle Avrupa’da giderek ilgi gördü, itibar kazandı. Artık sadece erkekler değil, kadınlar da ayakkabılarına özen gösterir olmuştu.
Ayakkabı boyacıları müşteri çekmek için artık lüks ayakkabı sandıkları kullanmaya başladılar. Örneğin, masif ceviz ağacı üzerine sedef kakma yöntemi ile orijinal sedef işleme yapılan ayakkabı sandıkları vardır. Bazı sandıklarda pirinç tel işleme ile de süslenirdi. Ayak basılan yer “bacak” pirinçten döküm yapılarak imal edilmiştir. Basamakları ve diğer hazne kısımları pirinç levha üzeri kabartma çalışılmıştır. Boya sandıklarında en çok özen gösterilen bölüm ise boyaların konulduğu şişe yerleştirme bölümleridir. Sandığın iki başında basamaklar halinde yükselen boya şişelerinin şık görünmesi için altın gibi parlayan metal kapaklar yapılmıştır.
20. Yüzyılda ayakkabıcılık iyi para kazanan bir meslek haline gelerek oldukça gelişmişti. Artık Paris’in ünlüleri, sanatçıları tarafından doldurulan caddelerinde lüks lostracı dükkânlarına rastlamak olasıydı. Ayakkabı boyacılığı batıya paralel olarak ülkemizde de ilgi gören bir meslek haline gelmiştir.
ŞARKILAR YAPILMIŞTI BOYACILARA
Hatta konuyla ilgili olarak boyacılar için şarkılar türküler bile yapılmıştır. Sadi Yaver Ataman’ın söylediği bir şarkı, günümüzde orta yaşın üstünde olan pek çok kimsenin hala kulaklarında olsa gerek;
“Çarşıdan aldım pirinci
Edirne`nin boyacıları birinci
Aman da boyacı boyacı
Cilana vurgunum boyacı
Fırçana vurgunum boyacı…”
Boyacının elleri boyalı
Benim yarim boyacı olmalı
Aman da boyacı boyacı
Cilana vurgunum boyacı
Fırçana vurgunum boyacı
Boyacının boyası boyası
Parıldıyor aynası aynası
Aman da boyacı boyacı
Cilana vurgunum boyacı
Fırçana vurgunum boyacı…”
AYAKKABI BOYACILIĞI SON NEFESİNİ ALIP VERİYOR
Ayakkabı boyacılığı günümüzde sanayileşmemiş dünya ülkelerinde genellikle çocukların veya gençlerin yarı-zamanlı veya tam gün olarak yaptığı bir iş olarak durmaktadır. Ülkemizde de küçük çocuklar parklarda, kaldırımlarda insanların önünü kesip, neredeyse rica-minnet bir müşterinin ayakkabısını boyayarak, bir taraftan harçlıklarını çıkartmaya, diğer taraftan ayakkabı boyacılığı mesleğinin,
tarihin sayfaları arasında kaybolmaması için çaba harcamaya devam etmekteler. Öte yandan teknolojinin gelişmesiyle çıkan hazır ve ucuz boyalar, ekonomik krizler nedeniyle özellikle orta kesimin kendi ayakkabısını kendisinin boyamaya başlamasına neden olmuştur. Bu da uzun yılların mesleği olan ayakkabı boyacılığının şanlı günlerinin artık gerilerde kalmasına neden olmaktadır.
AYAKKABI BOYACILIGINI BESLEYEN SANAYİ
Ayakkabı boyacılığının son günlerini yaşadığına değinirken, bu mesleği besleyen sanayileri görmezden gelemeyiz. Ayakkabı boyacılığını besleyen başlıca sanayi boya ve cila üreten fabrikalardır. Bu sanayi dallarında çok eski yıllardan beri boyacıların tercih ettiği “Lef Lef” ve “Fenerli” gibi markaları hatırlarsınız belki de. Ayakkabı boyacılığı kara günler yaşar da onu besleyen yan sanayisi daralmaz mı?
Bu gerçeği aşağıdaki türden ilanların giderek artmasından anlayabiliriz:
AYAKKABI BOYASI ÜRETİM TESİSİ SATILIKTIR. –
HALEN FAAL OLAN, 40 YILLIK AYAKKABI VE DERİ BOYALARI ÜRETİM TESİSİ DEVREN SATILIKTIR.
İLGİLENENLERE HER TÜRLÜ TEKNİK DESTEK VERİLECEKTİR.
21. Yüzyıla girerken ayakkabı boyalarının ve cilalarının kalitesinde değişiklikler fark edilmeye başlanıyor. Buna rağmen insanlar yine de boyalı ayakkabı giymekten vazgeçmeyecek; ya onları evlerinde kendileri boyayacak ya da ayakkabılarını sokaklarda, parklarda peşlerini bırakmayan sözüm ona ayakkabı boyacısı çocuklara teslim edeceklerdir. Yolunuz İstanbul’a düşerse mutlaka Eminönü Yeni Camii civarına uğramalısınız. Yan yana dizili, altın sarısı çok katlı boyacı sandıklarını ve onların arkasında tek tip elbiseleri ile müşteri bekleyen mesleğin son temsilcilerini görebilirsiniz. Görüntü kirliliği olmasın diye İstanbul Ticaret Odası onlara giyimlerinin yanında bir de tente yaptırmış. Onların bu halleri tarihi doku içerisinde hoş bir görüntü oluşturmuş. Gönül isterdi ki yağmur ve güneşten koruyan tenteleri, onları hayatın acımasızlığından da korusun.
Yazımıza resmini yaptığım boyacı Mehmet ustanın sözleri ile devam edelim;
Ayakkabı boyacılığı da öldü. Doktorlar bu mesleğe tam olarak öldü raporu vermiyorsa da, onun can çekiştiği, bitkisel yaşamda olduğu bir gerçek.
Kalealtı’ndan Paşa Hamamı’na doğru yürürken gördüm onu. Ekmek teknesi boya sandığının başına oturmuş, kara kara düşünerek çorba parasını kazanacağı müşteriyi bekliyordu. Tablosunu yaptığım ayakkabı boyacısı Mehmet ustaydı bu.
Onu görünce eski bir dostumu bulmuş gibi oldum. Ama asıl sevinen oydu. Beni gördüğünde gözbebeklerinin içiyle gülüyordu.
Mesleklerinin bu halini içlerine sindiremeyen boyacılar var hala. En yaşlılarından biri de bu Mehmet usta işte. Onunla, ayakkabı boyacılığının geçmişini ve geleceğini konuşuyoruz. Mehmet usta bir yandan özenerek ayakkabımı boyuyor, bir yandan da sorularıma yanıt veriyor:
– Ayakkabıyı boyarken nelere dikkat edersiniz Mehmet usta?
– Her şeyden önce müşterinin çorabını, pantolonunu boya ile lekelemememiz gerekir. Bunun için de eskiden sigara kutularının kartonunu kullanırdık. Bu tür kutular üretimden kaldırılınca meşinden kesilmiş parçalar kullanmaya başladık. Bazı meslektaşlarsa karton parçalarını keserek kullanır. Bu kartonlardan, müşterinin çorabı ile ayakkabısı arasına yeteri kadar yerleştirilir.
– Eskiden mi çok kazanıyordunuz şimdi mi?
– İnanır mısın ressam abi, eskiden kadınlar kızlarını bir ayakkabı boyacısı ile baş göz etmek için can atarlardı. Bugünse kimsenin dönüp yüzümüze baktığı yok. Birinin kızını isteseniz, ayakkabı boyacısı olduğunuzu anlayınca gülerek sizi aşağılarlar. Kazanç ise yok denecek kadar azalmıştır. Bazı günler siftah bile edemeden sandığı omuzlar, evin yolunu tutarım. Bazen kendi kendime, ‘Bırak oğlum artık şu işi…’ derim. Bırakamam. Bırakıp da ne yapacaksın? Sevgili gibi olmuşuz bu işle birbirimize.
– Ayakkabı boyacılarının sayısında azalma oldu mu?
– Eskiden her köşe başında bir iki ayakkabı boyacısına rastlayabilirdiniz. Bugün ise ayakkabınızı boyattırmak için bir usta arasanız zor bulursunuz. Evet, ayakkabı boyayanlar yok değil. Sokaklar, parklar boyacı çocuklarla dolu. Onlar doğru dürüst ayakkabı boyayamaz. Ayakkabınızı rezil ederler.
– Bu mesleği bundan sonra kim sürdürür?
– Hiç kimse… Zira meslek çoluk çocuğun elinde kaldı. Zannederim bundan sonra artık sokaklarda ayakkabı sandığının arkasında fırça sallayan boyacılar göremeyeceksiniz.
– Kaç çeşit ayakkabı boyası vardır? Bir ayakkabı boyasından kaç lira alırsınız?
– Bunu müşterinin keyfine bırakırız. Ne uzatırsa “bereket versin” deriz. Eskiden en çok üç çeşit boyamız olurdu. Siyah, kahverengi ve beyaz. Şimdi renk renk ayakkabılar çıktı. İnan bana, bazılarının boyalarını bulmakta zorlanıyorum.
– Deri çatlamasın diye badem yağı ile boyatırdık. Nedir bademyağının ayakkabı üzerindeki marifeti?
– Badem yağı deriyi besler yumuşatır. Özellikle karda giyilen deri ayakkabılar kar suyunu çekerler. Kuruduktan sonra da üzerinde beyaz tuzlanmalar olur. Ayakkabı ıslanmışsa kesinlikle soba arkasında ya da radyatör üzerinde kurutulmamalıdır. Kendi halinde kurumalıdır.
-Badem yağında kalmıştık?
– Özellikle bu durumdaki ayakkabılar eğer badem yağı karışımı boya ile boyanırsa ayakkabı katlanan yerlerinden çatlamaz. Cilayı da ölçüsünde kullanmak lazım. Kaliteli cila deriyi besler parlatır. Fırçayı da unutmamalı. Her rengin bir fırçası olmalı. Kahve rengine siyah fırça kullanırsanız ayakkabının rengi haliyle koyu kahve olur.
– İşinizin en çok sizi yoran tarafı nedir?
– Cila yapmak tabii. İşaret ve orta parmağınıza sıkıca doladığınız bezi cila kutusuna sürtüp sonra beze bulaşan cilayı ayakkabının her tarafına yedirmek işin zor tarafı bana göre.
– Fırçalamadan sonra bir kadife kullanıyorsunuz. Sanki yıllarınızı verip de yarattığınız bir eserinizin üzerine konan densiz bir toz parçasını alır gibi yapıyorsunuz yanılıyor muyum usta?
– Kadifenin yumuşaklığını bilmeyen yoktur. Çamurdan, pislikten kısaca her türlü şeye basarak gelen ayakkabılarınızı sandığımızdan indirdiğinizde sizin hissettiklerinizin fazlasını bizler o kadifeyi sürterken hissediyoruz.
– Kaça boyuyorsun bir ayakkabıyı?
– Bot, çizme, süet daha çok emek ve boya isteyen ayakkabılardır. Bir de ayakkabısına gösterdiğimiz özene göre, beş lira, üç lira isteriz.
– Fiyatı fazla bulup itiraz eden de oluyor mu?
– Olmaz mı? “Parktaki çocuklar 50 kuruşa boyuyor!” diye diklenenler oluyor. İşte o zaman tepemin tası atıyor. “Git bir daha onlara boyattır!” diyorum. Kendilerinden de para mara almıyorum.
-Yazın bir duvar dibi yada ağaç gölgesi bulup oturuyorsunuz. Peki karda kışta ne yaparsınız? Hareket etmeyen, oturan insan daha çok üşümez mi?
– Ayaklarıma iki kat çorap giyerim. Ayakkabının tabanına da keçe koyuyorum. Bazen soğuk havalarda pantolonumun içine askerlerinki gibi yünden uzun don giyiyorum. Zaten yağmurlu havalarda işe çıkamam. Hazırda ne varsa onu yeriz. Hasta falan olmak gibi lüksümüz de olamaz. Havaların iyi gitmesi bizim işimize gitmemiz demektir.
– Son olarak bir şey daha sorayım. Hani senin şu piyango hikayen vardı ya, ne olmuştu ?
– İki tane piyango bileti almıştım. Yıl başıydı galiba ama hangi yıl olduğunu şimdi hatırlamıyorum. Aynı gün iş yapamadım. Bir tanesini sattım. Bende kalan bilete bir şey çıkmadı. Bir kaç gün sonra bileti sattığım adam yanıma gelerek “Biliyor musun senden aldığım çeyrek bilete iyi bir para çıktı” demişti. Bana da ayakkabısını boyatmış üç beş fazla para vermişti.
– Bir de toto olayın vardı?
– Toto oynadım, param oynadığım kolon sayısına yetmedi. Son kolonu karaladım. Toto kuponumda karaladığım kolon tutmuştu. İyi de para vermişti. O hafta yalnız bir kişi bilmişti totoyu. Benimle bilen iki kişi olacaktı.
– Sağlık olsun yaralarını eşeledim galiba. Hatırlıyorum da o günlerde aklını oynatacaktın az daha.
– “Vermemiş Mabut, ne yapsın Sultan Mahmut, demiş padişah. Kısmette böyle yaşamak varmış. Fazlası olmuyor işte.
Sanki bir an ayakkabı boyatıyorum da ötekini istiyor gibi tabanıma tık diye vuruyor zannettim. Konuşmalarındaki ses tonuyla, söyleşimizin sonuna gelmiştik. Bütün müşterileri ona ayakkabılarını boyatırken hep yukarıdan bakmışlardı ama o, emeğiyle, alın teriyle ve tevazusuyla çok daha yukarılardaydı.


