Nerede o eşek sırtındaki binbir çeşit mağazası Çerçiler?
Türk Dil Kurumu sözlüğünde çerçilik şöyle tanımlanıyor: Köy, pazar ve benzeri yerlerde dolaşarak ufak tefek tuhafiye eşyası satan gezginci esnaf.
Bir başka sözlükte ise “Köylerde mahalle aralarında pazarlarda makara, boncuk, iğne, oyuncak, lastik, makas vb. ufak tefek eşya satan esnaf…” diye tanımlanıyor çerçilik.
Çerçilere, mallarını yere yayarak sattıklarından yaymacı ya da dökmeci de denir. Evliya Çelebi çerçilerin piri olarak Abuzettin Gaffari’yi gösterir.
Yine Evliya Çelebi İstanbul’da çerçi sayısının 300 kadar olduğunu, her türlü ufak tefek eşya sattıklarını, müşterilerin satın aldıkları mallardaki hileyi anlamamaları için kendi aralarında özel bir dil geliştirdiklerini söylemektedir.
OL KİMSELERE DENİR Kİ TUHAFÇI
Çağatay sözlüğü ise çerçiyi “pilever, yaymacı, sergici” diye tanımlıyor. Tarama Dergisi’ne göre çerçi, attar olarak tanımlanmaktadır. Farsça’dan Türkçe‘ye çevirisi yapılan Bürhan- ı Katı’da ise pilever (Çerçiliğin Çağatay sözlüğündeki tanımı) “Ol kimseye denir ki, iğne, boncuk ve ipek envar akakıyr ve sair bu makule şeyler sata, çerçi ve hurdacı ve zikıymet satanlara tuhafçı tabir olunur” diye yazıyor.
Bu kadar tanımı yapılan çerçilik de artık çok nadir görülen mesleklerdendir. Çerçiliğin ortaya çıkış sebeplerinden en önemlisi ulaşımın zor olduğu, alışveriş yapmanın kolay olmadığı yerlerde yaşayan insanların ihtiyaçlarının karşılanmasıdır.
Eski çağlardan beri yapılan bir iş koludur çerçilik. Ulaşım araçlarının gidemediği yerlere at, eşek ya da katırı ile tüketicinin ayağına giden bu satıcılar her türlü doğa ve kötü şartlara direnerek işlerini yaparlardı.
Eşkıyaların, vahşi hayvanların kol gezdiği dağları aşarak ulaşılması zor köylere giden çerçiler, kendilerini nelerin beklediğinden habersiz yollara düşerlerdi. İğneden ipliğe, çaydanlıktan leğene, ibrikten toprak kaplara kadar yüklü hayvanı ile “Çerçi geldi!” diye bağırarak sokak sokak, kapı kapı, köy köy, mezra mezra dolaşırlardı.
ASYA’DAN AMERİKA’YA ÇERÇİLİK
Bu meslek sahipleri maddi durumlarına göre üstü kapalı at arabaları ile de satış yaparlardı. Arabanın gidemediği yolun olmadığı yerlere dayanıklı yük ve çekim hayvanı olan katırlar kullanılırdı.
Bir makara dikiş ipliği için kasabaya inemeyen insanların ayağına kadar giden bu hizmet sektörü eskilerde bayağı yaygın bir meslek kollarından biriydi.
Dikiş ipliğine pazarlık yaparken ucuz ve hesaplı bulduğu birkaç metre patiska veya pamuklu basmadan da o anda ihtiyaçları olmadığı halde alabilirlerdi. Bu günkü süper market psikolojisi o zamanda geçerliydi.
Evlerinde kullanmadıkları ya da değerini bilemedikleri bakır kaplar veya başka eşyalarını göz alıcı parlaklığı ve renklerine kanarak, alüminyum veya örme sepet karşılığı değiş tokuş yaparlardı. Bu alışverişten çerçi her zaman kârlı çıkan taraf olurdu.
Amerikan western filmlerinde üstü kapalı arabalarla her türlü tuhafiye ve zücaciye araç ve gereçlerini satan çerçileri sıkça görmek mümkündür.
ÇERÇİYLE LAFLAMAK BİR HOŞ OLUR Kİ…
Çocukluğumda mahallemize gelen bir çerçi vardı. Kendisi Gaziantep yahudilerindendi project planning app. Her hafta mahallemize gelerek satış yapardı.
Hasip Dürri geçidinin sakinleri onun başına toplanırdı. İhtiyaçları olsun olmasın alışveriş yapmasalar da çerçinin etrafında toplanıp laflamak hoşlarına giderdi.
Başka zaman bu ortamı bulamayan mahalle sakinleri çerçi vasıtasıyla bir araya gelmenin keyfini yaşarlardı. Çocukların meraklı bakışları altında yapılan alışveriş çok keyifli ve bir başka güzel olurdu.
Nakit paranın pek kullanılmadığı bu alışveriş saatlerce sürerdi. Kimi ocakta yemeğini yakmamak için, kimi çocuğunun ağlamasını duyarak ayrılırdı bu hengameden.
Çerçinin bir alış veriş defteri vardı. Bu defterde her evin bir sayfası bulunurdu. Kim ne almış, kimin ne kadar borcu var deftere yazılırdı.
Müşteri asla sıkboğaz edilmezdi. Ne verirse onu alır aldığı miktarı defterdeki borcundan düşerdi. Çerçinin bazen iki yada üç hafta ortalarda görünmediği olurdu. Ama hiçbir zaman bu satışlarda tartışma yaşanmazdı. Borcunu vermeyene de kızılmazdı. Çerçi bilirdi ki o kişi gerçekten zor durumdadır. Onları anlayışla karşılar borcunu bir gün vereceğine inanır, buna göre davranırdı.
ATIN KUYRUĞUNDAN KIL ÇEKME
Biz çocuklar ise bu alışverişlerden habersiz, çerçinin atının kuyruğundan nasıl yapar da bir kıl çekmenin derdinde olurduk. Bu kılla çok güzel vız vız oyuncağı yapardık.
At huylanıp arka ayağını hareket ettirdikçe üzerindeki cezveler, çaydanlıklar, ibrikler, tavalar birbirine çarparak takur tukur sesler çıkarırlardı.
O zamanın bazı sokakları otomobillerin geçebileceği kadar geniş değildi. Bu sokaklardan çerçinin hayvanı rahatlıkla geçebilir müşterilerine ulaşabilirdi.
Aktar pazarından, kazancı pazarından, zücaciye çarşısından aldıkları malları halkın ayağına kadar getirip satmak o günün şartlarında bir nevi hizmet sektörü sayılırdı.
BU KÖYDE KİMSE YOK MU?
Geçen senenin ağustos ayında Kastamonu’nun Çatalzeytin ilçesine bağlı Saraçlar köyündeydim. Saraçlar köyü 9 hanelik bir köy. Büyük kentlere göç nedeniyle köy boşalmış durumda. Sadece yaz ayları bir iki ev geçici olarak doluyor o kadar.
Orman içerisinde ana yoldan pek fark edilemeyen, yağmurda dahi ulaşımın zor olduğu Saraçlar köyü saklı bir kent gibi. Eşimin ana-babası ve teyzesi hemen hemen her yaz köye giderler.
Biz de onlarla beraber on gün kadar gider, oksijen deposu olan bu küçük orman köyünde kalır, ruhumuzu ve bedenimizi dinlendiririz.
Bu köyden 8 tane peyzaj çalışması yaptığım göz önüne alınırsa doğal güzelliğini anlatmaya gerek yok sanırım.
2007 yılının eylül ayındayız. Vakit akşamüzeri. Ahşap evin önündeki toprak yol üzerine örtümüzü serdik minderleri dizdik. Mustafa dayılarla birlikte gözleme yiyip çay içeceğiz.
HOŞ GELDİN SADIK!
Çaylarımızı yudumlarken köyün toprak yolundan at kişnemesi ile nal sesleri duyuldu. Bir adam ve yüklü bir at bize doğru geliyorlardı. Atın üzeri bayağı eşya ile doluydu.
At yürürken bu eşyalar birbirine çarparak sesler çıkarıyordu. Gözlerime inanamadım. Bu gelen adam bir çerçiydi. Onu gökte ararken yerde bulmuştum.
Atının üzerinde naylon leğenler, içi kap kacak dolu torbalar, küfeler vardı. Bizimkiler mal bulmuş mağribi gibi sevinmişlerdi. Köyün en yaşlısı Emine nine çerçiye “Hoş geldin Sadık!” diye seslendi.
Çerçinin adı Sadık’mış. Ona çay ve yiyeceği bir şeyler ikram ettiler. Adam çayını içip dinlendikten sonra hemen atının üzerinden renk renk leğen ve tencereleri yere indirip serdi.
Kadınlar bu tür alış verişe daha düşkün oluyorlar. Kullanacakları eşyaları seçerek almalarından daha doğal ne olabilir ki…
Bizimkiler ihtiyaçları olan büyükçe bir naylon leğen aldılar. Ekmek parası kazanmak için dağ taş demeden dolaşan çerçi bu alışverişten memnun oldu. Bu arada da gelmişten geçmişten konuşup ölenleri yad ettiler. Çerçi Sadık yere yaydığı eşyalarını toplayarak atın üzerindeki yerlerine bağladı.
Köyün sonunda oturan Esma Hanım ile kızlarının yanına gitti. Atını kiraz ağacına bağladı. Atın üzerindeki yükü teker teker yeniden yere indirdi.
Esma Hanım ile kızları evlerinden getirdikleri kırık dökük mutfak eşyalarını verip onların yerine yenilerini almak istiyorlardı.
Çerçi Sadık getirilen eski mutfak gereçlerini el terazisi ile tarttı. Hurda fiyatından hesapladı. Yenilerinin fiyatında bayağı sıkı pazarlık yaptılar. Eskilerin tutarını yeni alınanların fiyatından düşerek anlaştılar. Esma Hanım, kalan parayı taksitle ödeyeceğini söyledi. Buna itiraz etmedi Çerçi Sadık. Birazını peşin verdiler. Kalanını da her geldiğinde alacaktı. Pazarlık konusunda Esma Hanım da çerçi kadar çetin cevizdi hani. Epeyi çini çanak ve diğer ihtiyaçlarını aldılar.
SON ÇERÇİYLE SÖYLEŞTİK
Bu pazarlık çerçiyi bayağı yormuş olacak ki bir taşın üzerine oturup dinlendi.
Onunla mesleği hakkında konuşmak istiyordum.
Çerçilik baba mesleği değilmiş. O yörede insanların çiftçilikten para kazanamadığını genellikle para kazanmak için başka işlerde çalışıldığını kendisinin de çerçilik yaparak geçimini sağladığını söyledi.
En büyük sıkıntısıysa, köylerin geçim sıkıntısının yanında şehirlere göç nedeniyle köylerin hemen hemen boş olmasından dolayı müşterinin olmamasıydı. Bu durumda nasıl para kazanılırdı? Kime satış yapılırdı?
Müşterilerinin, buralardan göç eden, köylerine tatil için yada bakım onarım için gelen insanlar olduğunu söyledi.
Kış ve bahar aylarında bazı köylerde kimse bulunmuyormuş. Ancak yaz geldiğinde kışa nazaran daha bir şenleniyormuş buralar. Ne kadar çok istiyordu bu köylerin eskisi gibi olmasını…
AH O 30 YIL ÖNCEKİ ÇERÇİLİK!
Bence köylere olan ulaşımın kötü olması da bu geri göçü engelleyen bir başka gerçektir. Bu nedenle köylerine geri gelmek isteyen insan sayısının da giderek azaldığını anlattı.
“Yollar iyi olsa köylere gelen nüfus artar yaşam canlanır.” diyor çerçi Sadık ve ekliyor: “Şimdi siz bir iki hafta sonra gideceksiniz buralarda in-cin top oynayacak. Benim işim 30 sene evvel iyiydi. Şimdi bir şeyler satarak çoluk çocuk beslemek çok zorlaştı. Daha ne kadar dayanırım bu şartlara bilemem. Şu atın giderini bir düşünün. Nallanması, semeri, yemi kaça çıkar bir düşünün.
Çerçi, atın sırtından indirdiklerini yeniden teker teker yerli yerine itina ile yükleyip semere bağladı. Sonra da “Yolcu yolunda gerek…” diyerek atın yularından tutup uzaklaştı gitti.
Onu bir daha hiç göremeyeceğimi biliyordum. Bunu düşünerek ardından içim burkularak kaybolana kadar uzun uzun baktım.
Yolları olan bazı köylere, mezralara minibüsleriyle az da olsa çerçilik mesleğini sürdüren insanlar vardı. Ama artık onları da görmek mümkün değil. Çerçilik de kaybolan mesleklerdendir.
Gençlerimiz bu meslekleri sözlüklerden ve ansiklopedi sayfalarından tanıyacaklar artık. Orta yaş grubu ve daha yaşlılarımız ise bu meslektekilerin yaşantılarında bir sayfa oluşturduğunu bilirler ve bahsi geçtiğinde içleri burkularak bakarlar bu sayfalara.

