Kayboluşa doğru hızla yol alan bir meslek
“Hamamda deli var”, “hamam deliye kaldı”, “hamamı görmeden curuna aşık olmak”, “hamama giren terler”, “hamamcının parası zibile (çöpe) bağlı gerek”, “hamam kaçkını”, “hamam nalını suratlı”, “hamamın suyuyla misafir ağırlamak” gibi pek çok deyime konu olan hamamların dünden bugüne gelişimini ve Türk kültüründeki yerini anlatmaya çalışacağım. Sözlükte hamam, özel bir düzenle ısıtılan, halkın yıkanma gereksinimini karşılayan yer olarak tanımlanıyor. Arapça’da ise hamama “hammâm” denilmektedir.
Arkeolojik kazılarda hamam kültürünün çok eskilere dayandığı anlaşılmaktadır. Yunanlılar “gymnasion”ların civarlarında halka açık hamamlar yapmışlardır. Kuzey İtalya’da ise yer altı sıcak sularının bulunduğu bölgelerde İmparatorluk dönemi uygarlığından kalma hamamlara rastlanmaktadır.
Eski Yunan ile İtalya hamamlarında günümüz saunalarındaki gibi özel terleme mekanları vardı. Buralarda beden eğitimi ve su sporları da yapılmaktaydı. Roma İmparatorluğu’ndan kalan hamamlarda mimari ve teknik bilginin en güzel örneklerini görürüz. Zeminleri mozaiklerle, duvarları ise mermer levhalarla kaplıdır. Granit sütunlu revakları, günlük yaşantıdan sahnelerle betimlenmiş frizler süslemektedir.
Bu dönem yapılan hamamların ısınmaları da incelenmeye değer özelliktedir. Türk hamamları, Roma ve Bizans hamamlarından etkilenerek inşa edilmiştir. Osmanlı döneminde gerçek önemini bulan bu yapılar ya bağımsızdırlar ya da bir külliye içinde yer alırlar. Külliye içindeki hamamlar genelde hayır kurumlarına, camilere gelir sağlamak için yapılmışlardır.
TARİHTE TÜRK HAMAMLARI
Türk hamamlarının ilk örneklerini Güneydoğu Anadolu bölgemizde görmekteyiz. Mardin ilimizdeki “Maristan” hamamının en eski Türk hamamı olduğu sanılmaktadır. Mimari planı, haç biçimi dört eyvanlı olup, dört köşe hücreli sıcaklık bölümünden oluşmaktadır. Yine Mardin’deki Radviyye hamamında da (XII. yüzyıl sonu) aynı plan uygulanmıştır. Diyarbakır “Artuklu Sarayı” hamamı da altın yaldızlı mozaik süslemeleriyle dikkat çeken ilk örnek hamamlardandır.
Anadolu Selçukluları döneminden ise günümüze az sayıda hamam örneği kalmıştır. Bunlara örnek olarak da Kayseri’de “Kölük hamamı”nı (1210), Kümbet hamamını (XIII. yüzyıl), yine çifte plan hamam örneklerinden “Sultan hamamı”nı (1232-1236), Alanya’daki İç kale hamamını (XIII. yüzyıl), Konya “Sahip ata külliyesi hamamı”nı bu döneme örnek gösterebiliriz. Kayseri Palas köyündeki Sultan hamamı, konaklama yerinde olmasından dolayı önemlidir. Ayrıca beş bölmeli dairesel planı ile de ilgi çeker. Kastamonu Vakıf hamamı (XIII. yüzyıl) Selçuklu hamamlarının en iyi örneklerindendir.
Beylikler döneminde de Anadolu’nun pek çok yerinde küçük boyutlu hamamlar yapılmıştır. Bu hamamlara örnek olarak da Karamanoğulları döneminden Konya’daki Meram Hasbey hamamını (1424), Celaliye Vakfından Abid Çelebi hamamını sayabiliriz.
Osmanlı mimarisinin yapı örnekleri arasında hamamlar sayıca önemli bir yer tutar. Bursa Saray hamamı (XIV. yüzyıl) çifte hamama ilk örnektir. Bu sınıfta yine Bursa’daki Eski hamam (1337), Orhan Gazi hamamı (1339), Göynük Süleyman Paşa hamamını (XIV. yy.) sayabiliriz. Bergama Debbağlar hamamı, Merzifon çifte hamamı, Ankara Karacabey hamamı, Edirne Tahtakale hamamı, Afyonkarahisar Gedik Ahmet Paşa hamamları da diğer önemli örneklerdir.
İSTANBUL’DA İLK TÜRK HAMAMLARI
İstanbul’un fethinden sonra Fatih Sultan Mehmet’in yaptırdığı Irgatlar hamamı İstanbul’da yapılan ilk Türk hamamıdır. Bunu Azaplar ve Mahmut Paşa hamamları izler. Tahta Kale ve Gedik Paşa hamamları da çifte planda yapılan büyük hamamlardandır. Klasik dönem hamamlarında daha ziyade çifte hamam planı hakimdir.
Bunlar kübik gövdeli olup süslemeleri ve örtü düzenleriyle ilgi çeken yapılardır. Bu dönemde yalnızca Mimar Sinan, Üsküdar’da 7, İstanbul merkezde de 16 adet olmak üzere toplam 23 adet hamam yapmıştır. Bu yapılarda kadın ve erkek bölümlerini ayrı eksene yerleştirmiş, kubbeli camekanı, üç kubbeli soğukluk ve yıldız biçiminde sıcaklık bölümleriyle de hamam mimarisine yeni bir üslup getirmiştir.
XVI. yüzyıl’da Anadolu’da da hamam mimarisinin güzel örneklerini görebiliriz. XVIII. yüzyıl’dan sonra hamam mimarisi önemini kaybetmiş, dolayısıyla yapımı da azalmıştır. Bu dönem hamamlarında merkezi plandan uzaklaşıldığını da görmekteyiz. Cağaloğlu hamamı (1740) buna en güzel örnektir. Konaklarda ve yalılarda da çarşı hamamlarının küçük bir örneği tarzında hamamlar vardı.
HAMAMIN BÖLÜMLERİ
Hamamlar soyunma, yıkanma ve ısıtma (külhan) olmak üzere üç bölümden oluşurlar. Hamamların önemli bölümlerinden biri şüphesiz külhanlarıdır. Külhan hamamın altında bulunur. Burada büyükçe bir ocak ve su kazanı vardır. Ocak suyu ısıtmak için yakılır task management tool. Çıkan sıcak duman bacaya varmadan önce özel kanallarla göbek taşının altından geçirilir. Sıcak dumandan, azami faydayı sağlamak için duvar aralarından da özel kanallar vasıtasıyla geçirilir ve sonra bacaya verilir. Sıcak su ise yıkanma bölümlerindeki musluklara göbek taşının altından geçirilerek ulaştırılır. Böylece göbek taşı, hem dumanın hem de sıcak su borularının ısıtmasıyla hamamın en sıcak yeri olur.
HAMAMDA YIKANMA
Bedensel temizlik yanında aynı zamanda manevi temizlik yeriydi hamamlar. Her evde banyonun olmadığı zamanlarda, hamamlar toplumun uğrak yerlerinden biriydi. Hamama gelenler soyunma bölümünde soyunduktan sonra, tellakların – kadınlar hamamında tellağa natıra denir – veya hamamcının verdiği peştamala sarınarak takunya ile yıkanma bölümüne geçerlerdi. Daha önce de kıymetli eşyasını hamamcının gösterdiği küçük kasalara koyarak kilitler ve anahtarını da yanına alır. Soğukluktan geçerek yıkanma bölümüne gelir. Ortada zeminden yüksekçe olan altıgen ya da sekizgen şekilli mermerden göbek taşı denilen terleme yeri vardır. Göbek taşının etrafında yıkanma bölümleri ve bu bölümlerde de kurnalar bulunur. Kurnalarda herkes yıkanabilirken hamamın halvet bölümü kapalı olup buradakiler tek başına yıkanır.
Göbek taşında terlemek isteyenler başlarının altına hamam tasını koyarak yatarlar. Burada yatıp terleyen müşteriler isterlerse tellağa kese olabilirler. Tellak kese olacak kişinin iyice terlemesini bekler. Daha sonra da bir köşeye çekilip keseleme işini yapar. Keseden sonrada yıkama faslına geçer. Tellak sabun leğeninde torbasını sabunladıktan sonra bir hareketle torbayı hava ile doldurur, sonra da o torbanın ağzını kapatarak sıkınca içindeki hava dışarı çıkarken bol sabun köpüğü yapar. Tellak aynı zamanda bu köpüğü kullanarak masaj da yapabilir. Daha sonra kişinin başını ve sırtını sabunlayarak iyice yıkar. Son yıkamayı da müşterisine bırakıp kendisi soyunma yerinden temiz havlu getirir. Tellak görevini tamamlamıştır. Müşteri de bu havlulara kurulanıp sarınarak dışarı çıkar. Soyunma yerinde, havluları tekrar değiştirilir. Bu durumdaki bir insanın dinlenmeye ihtiyacı vardır. Limonlu bir ıhlamur da ona ilaç gibi gelir. Daha sonra dilerse uzanıp biraz yatar ya da giyinip gider.
GECE HAMAMI, GÜNDÜZ HAMAMI
Çarşı hamamları geceleri erkeklere gündüzleri kadınlara çalışır. Hamama gidecek olanlar bu saatleri bilirler. Hamam eğer çifte mimari planında yapılmışsa bu ayrıma gerek yoktur çünkü kadın ve erkek bölümleri birbirlerinden ayrıdır. Hamamlar eğlenceye ve dinlenceye pek uygun, eşin, dostun bir araya geldiği oldukça sosyal mekanlardır. Dolayısıyla Türk toplumunun hamam kültürü de oldukça geniştir. Gelin hamamı, adak hamamı, damat hamamı, kırk hamamı, loğusa hamamı vb. terimler halkımızın günlük yaşamlarında hamamların özel bir yeri olduğunu göstermektedir.
TUZLAYALIM DA KOKMASIN
Güneydoğu Anadolu hamam geleneğinde bebeğin tuzlanması diye bir şey vardır. Toplu halde Loğusa hamamına gidilir ve bebek hamamda baştan ayağa tuzlanırdı. Eğer o bebek tuzlanmazsa büyüdüğünde terinin çok kokacağına ve bacak araları, koltuk altları ve parmak aralarının pişikten mantar olacağına inanılırdı. Benim sağ ayak parmaklarımın arası yaz aylarında durmadan terler ve mantar oluşur. Annem bunu, hamamdaki tuzlanmamda ayak parmak aralarıma tuzun iyi sürülmediğinden kaynaklandığı şeklinde yorumlar.
KİL İLE SAÇ YIKAMA
Güneydoğu Anadolu hamamlarında kadınların saçlarını kil ile yıkama geleneği vardı. Hamam kapılarında özel kil satıcıları bulunurdu. Kil bilindiği gibi su geçirmeyen bir toprak türüdür. Eski çağlardan bu yana temizlik işlerinde kullanılır. Bir zamanlar kullanılışı son derece yaygın olan kil artık kullanılmamaktadır. Herhalde günümüzde biri bu iş için kil kullanmaya kalksa artık alay konusu olur. Allah rahmet eylesin müzik öğretmenimiz Fert Günol, lisedeki öğrencilik yıllarımızda sesi iyi olmayan ya da iyi gam yapamayan arkadaşlarımıza “Git bu sesle hamam kapısında kil sat” diye takılırdı.
Eskilerin hamamlarında başını yıkamak isteyenler yanlarında getirdikleri sarı renkli altını andıran kili hamama girmeden önce natırlara verirdi. Natırlar da bunu yine yıkanacak olanın yanında getirdiği özel kil leğeninde ıslatıp kullanıma hazır hale getirirlerdi. Hamama gelen kadınlar kurnalara çekilir, kil leğenindeki killeri saçlarına iyice yedirir sonra da durulanırlardı. Kilin saçları ipek gibi yaptığı, saç dökülmesini önlediği ve kepek yapmadığı söylenir. 1950’li yıllarda kil, hamamlarda yaygın olarak kullanılıyordu. Daha sonra, kanalizasyonları tıkadığı gerekçesiyle yerel yönetimlerce yasaklandı. Erkek hamamlarındaysa kil yerine yalnızca sabun kullanılırdı. Ah, keşke bugün de atık sulara karışarak akıtıldığı yerlerdeki temiz suları ve toprakları kullanılmayacak hale getiren deterjanları yasaklayabilse yetkililer!
KADINLARIN HAMAM KAVGALARI
Annemle hamama son gidişimde hamamda görevli kadınlar çok büyük olduğumu söylemişlerdi. Annem de itiraz ederek “tırnak kadar çocuk bunun neresi büyük anam” diyerek beni savunmuştu. Natıralar da ”Bu mu küçük anam, bari babasını da getirseydin” diye anneme çıkışmışlardı. Ben bu tartışmalardan çok utanmıştım. Annemle kadınlar hamamına son gidişimi böyle hatırlıyorum. Ama sanırım kadınlar hamamının patırtısı gürültüsü, yaşanması gereken tecrübelerdendi. Hamamın kubbesindeki cam fanuslardan göbek taşına süzülen ışık huzmesi unutulmazdı. Hele kadınların kavgaları anlatılır gibi değildi. Hamam tasları bakırdandı. Tasın ortası içeri doğru göbekliydi. Bazılarında ise sarı bakırdan yapılmış balık bulunurdu. Biz çocuklar tası musluğun altına tutup balığın dönüşünü keyifle izlerdik.
Taslar yalnızca yıkanma işinde kullanılmazdı. Kavgalarda en çok işe yarayan silahtı. Tasların kafalara inip kalkışı unutulur sahne değildir. Tasın yetmediği yerde ıslak peştamallar devreye sokulurdu. Peştamalın da zayıf kaldığı anlarda takunyalar devreye girerdi. Kavga sırasında ayaklarındaki takunyalar ıslak olduğundan kayganlaşıp ters döner ya da tasması çivisinden çıkardı. Takunyanın çivisi ile beraber hamamın da çivisi çıkardı. “Kadınlar hamamına döndü” deyimi buradan kaynaklanıyor olsa gerek.
Kadınlar hamamında sık sık yapılmasına karşın erkekler hamamında kavga çıktığı görülmüş, duyulmuş değildir. Bu da kadınların haksızlıklar karşısında daha duyarlı, kavgacı olduklarını gösteriyor!
Önceden hamam gününü belirleyen komşular hamama toplu olarak giderlerdi. Tellaklara yıkanmak masrafını göze alamayanlar birbirlerinin sırtlarını keselerler, hatta çok zaman komşusunun çocuğunu yıkayarak birbirlerine yardımcı olurlardı. Öğle vakti yıkanmaya ara verilirdi. Hamamın soyunma bölümüne geçilir ve burada yemek faslı başlardı. Herkes evinden ne getirdiyse ortaya koyardı. Köfte mutlaka yapılmalıydı. Kurnalarda soğuk suya bırakılan portakallar, elmalar ve havuçlar da yenildi mi, kil leğeni ters çevrilip darbuka gibi çalınırdı. Mahareti olan ortaya çıkar oynardı.
KIRKLANMA, GULLEYTİN
Keselenme, sabunlanma, yiyip içme, eğlenme derken artık hamam sefasının sonuna yaklaşılmış demektir. Sıra kırklanmaya gelmiştir. Yıkanıp çıkmak isteyen kişi, musluğun altına tuttuğu hamam tasına diğer eliyle kırk defa vurur ve sonra da tastaki suyu başından aşağı döker. Buna halk arasında “kırklanma” denmektedir. Kırk defa tasa vurmaya erinenler sayıları onar onar sayarak 40’lanmaya dört saymada ulaşırdı.
Azınlıklar için de hamamlarda özel küçük havuzlar vardı. Bu havuzlara “gulleytin” denirdi. Musevi vatandaşlarımız için temiz su ile doldurulurdu. Onlar da manevi temizlikleri için buralara girer çıkarlardı. Bugün artık elektrikli şofbenden güneş enerjisine kadar geniş bir yelpazeye yayılan yöntemlerle elde edilen sıcak su hemen bütün evlerin banyolarına girmiş durumdadır. Hal böyle olunca da hamamlara olan ihtiyaç doğal olarak azalmıştır. Büyük kentlerdeki ulaşım zorluğunu da buna eklersek hamama gidip gelmenin ne kadar zor olduğunu tahmin etmek zor olmasa gerek. Örneğin, Gaziantep’te birçok hamam bu tür nedenlerden ötürü kapanmıştır. Bu hamamlar mimari özelliklerinden dolayı yıkılmaktan kurtulup turistik çarşılara dönüştürüldüler.
Son zamanlarda Gaziantep’e her gidişimde eski günlerin beni çekmesiyle olsa gerek arkadaşlarımla Kalealtı’ndaki Paşa hamamına gideriz. Kışın soğuktan kemiklerimin sızladığını hissettiğimde, Paşa hamamının o sıcacık göbek taşına yatıp ısındığımı düşünürüm. İstanbul’a geldiğim 1960’lı yıllardaysa özellikle Örücüler, Çemberlitaş ve Beşiktaş hamamlarının devamlı müşterisiydim.
Yerleşik düzen toplumlarının bir kültürü olan hamamlar bizim kültürümüzde de önemli bir yer işgal eder. Ne yazık ki diğer meslekler gibi hamamlar ve hamamcılık da kayboluşa doğru hızla yol almaktadır.

