Hayatımızdan kayıp gitti buzdaki dansçılar gibi
Bakır, maden devriyle birlikte insanoğlunun hizmetine girdi. Bakırın doğada kolay bulunabilmesi kullanımını da yaygınlaştırmıştır. Bakır, düşük ısıda eriyen, işlenebilecek kadar yumuşak bir maden olma özelliğinden dolayı kolayca tel ve levha haline getirilir. Bu özelliği onun, alet, avadanlık yapımında, çok iyi bir elektrik iletkeni olmasından dolayı da elektrik kablolarında çokça kullanılmasını sağlamıştır.
Aynı zamanda ısıyı iyi iletmesi, bakır kapları yakın zamana kadar mutfaklarımızın vazgeçilmezleri arasına sokmuştur. Ancak önce estetikten uzak alüminyum kaplar piyasaya çıktı, sonra emayeler, melaminler ve daha sonra da paslanmaz çelik kaplarla, teflon kaplamalı tencere , tavalarla doldu mutfaklardaki raflar, dolaplar.
İşte bu yenilikler ve seri üretim, bakır kapların tahtını sallamaya başladı. Mutfaklarımıza annelerimizin çeyizi ile gelen bakır tencereler, sahanlar, siniler, tepsiler, üzerlerine kuma getirdiklerimiz yüzünden sandıklara yeniden kapatıldılar hatta eskicilere hurda fiyatına satıldılar. Yüzyıllardır bizimle yaşayan bakır kaplar ve bakırcılığın sonu da, neler oluyor diyemeden böylece geliverdi.
Bakır, sadece mutfak araç gereçlerinde değil, atların alınlıklarında, üzengilerinde, ok uçlarında, yay ve ok kuburlarında, kalkan ve kılıç kınlarında süsleme malzemesi olarak, aynı zamanda savaş aletleri yapımında kullanıldı. Ancak bakır kılıçlar ve mızraklar kolay eğildiğinden tam verimli değildi. Bakırın yüzde seksen oranında kalayla karışımından elde edilen bronz, bakırdan yapılan araç gereçlere karşı kesin üstünlük sağlamıştır.
BAKIRIN KALAYLA İZDİVACI
Tek başına mutfak eşyası olarak kullanıldığında çabuk oksitlenip, zehirlenmelerden dolayı da ölümlere sebep olabilen bakır kaplar, kalayla sırlandılar. Kalaylanmış bakır kaplar sağlıklı, uzun ömürlü ve aranır oldular. Böylece yüzyıllarca sürecek kalaylı bakır kullanımı da başlamış oldu.
Kalay da, bakır gibi yumuşak ve kolay şekil verilebilir bir madendir. Dahası, hava ile teması sonrasında kolay oksitlenmez. Bu özellik, korozyondan korunması gereken eşyalarda kalaya çokça başvurulmasında en önemli etkendir. Gerçekten de bu şekilde kaplanan bakır mutfak eşyalarında ve kaplarda kalay, koruyucu bir katman oluşturmuş, böylece de bakırın kalayla izdivacı gerçekleşmiştir.
Gaziantep’te haftanın belirli günlerinde sokağımıza kalaycılar gelir, “Hanımlar, kalaycı geldi!” diye bağırırlardı. Mahalleli de kalaylanacak ne kadar kabı varsa ortaya çıkarırdı. Biz çocuklar da kalaycının etrafına dizilir onu izlerdik. Seyyar kalaycılar olduğu gibi dükkân sahibi olanlar da vardı. Halen tek tük de olsa kalaycı dükkânlarına ve seyyar kalaycılara rastlamak mümkün.
Kalaylanmış bir bakır kapta pişirilmiş yemeğin lezzetini, diğer kaplarda pişen yemeklerde hiçbir zaman bulamamışımdır.
SANTİMETRE KAREYE 3 BİN ÇEKİÇ
Bakırın bir sanat eseri haline gelişi uzunca ve zahmetli bir uğraştan sonra olur. Fabrikalarda işlenen bakır, kullanılacağı yere göre “hadde” denilen çok büyük silindirlerden geçirilerek plakalar halinde esnafın kullanımına sunulur. Çıkarıldığı maden ocaklarından başlayıp, şekillendirildiği atölyelerde ve bezemelerinin yapıldığı dükkânlarda binlerce insan bakırın nimetlerinden yararlanır.
Artık söz sırası bakıra şekil veren “çekiççi ustasına” gelmiştir. Çekiççi ustası bir kazan yapacaksa, daire şeklindeki bakır levhanın ortasından çekiçlemeye başlar ve buradan kazanın kenarına doğru çekiçleyerek devam eder. Bakır levha bir tur çekiçlemeden sonra sertleşir, devam edilirse kırılır. Bunun için bakır levha ocaklarda tavlanarak yumuşatılır ve çekiçlemeye tekrar devam edilir. “Demir tavında dövülür” sözü bakır için de geçerlidir.
Çekiççi ustası büyükçe bir kazanı çekiçleyerek 3 ya da 5 günde bitirebilir. Çekiççi ustalarının yapacağı bakır kapların şekline göre elleri altında çeşitli örsleri ve çekiçleri vardır. Maharet bu bakır eşyaların yekpare yapılmasında ve santimetrekareye vurulan çekiç darbelerinin sayısındadır. Santimetrekareye 3000 çekiç vurulduğu söylenir.
Halıcılıkta santimetre kareye atılan ilmik sayısı nasıl halının değerini belirlerse, bakır eşyanın değeri de o eşyanın yapımında vurulan çekiç sayısı ile ölçülür.
Çekiççi ustası orta büyüklükteki bir bakır kazanı 1-1.5 günde bitirirken, başka bir usta sıvama tekniği ile torna tezgahında günde 100 tane kazan yapabilir.
Paşa mangalı, Selçuk ibrikler, yekpare vazolar, semaverler, cezve takımları, tatlı takımları, kapaklı pilav sahanları, mücevher kutuları, mırra kahvelikler, boğumlu saray vazoları, tepsiler, güğümler, hamam tasları, hamam taraklığı, sefer tasları, muhasara kazanları, don(çamaşır) kazanları, yemek tencereleri çekiççi ustalarının hünerli ellerinden çıkan bakır eşyalardan bazılarıdır.
Bakırcı çarşılarından yükselen çekiç sesleri bir orkestranın çıkardığı sesler gibi kulağa hoş gelirdi.
ÇEKİÇÇİLERDEN NAKIŞÇILARA
Bakırın mutfaklara girmesiyle bakırcılık da gelişip bir işkolu haline geldi. Yakın zamana kadar bakırdan yapılan eşyalar ekonomimizin önemli ihracat kalemlerindendi.
Bakır kapların sıkça kullanılması onların estetiğini de gündeme getirdi. Şekille sınırlı kalmayıp çeşitli teknikler kullanılarak yapılan bakır araç gereçlerin süslenmeleri ise ayrı bir sektörün doğmasına sebep oldu. Bakır nakışçılığı dediğimiz bu işkolunda da birçok nakışçı kalfaları harika işler çıkardılar.
Çekiççi ustalarının maharetli ellerinden çıkan bakırlar nakışlanmak üzere nakışçılara gelir. Önce bakır eşyanın biçimine uygun motifler seçilir. Burada eskiden yapılmış bakır motiflerine öncelik verilir. Üzeri temizlenmiş bakırlara çini mürekkebi ile çizilen motifler çelik kalem ve çekiçle işlenir.
Süsleme sanatında çeşitli teknikler kullanılır. Başlıcaları kabartma, kesme-çakma, çizme-kazıma, oyma ve kaplama teknikleridir.
OYMA TEKNİĞİ
Oyma tekniğinde, çelik kalem sol elle, bakıra çizilmiş motif üzerinde belirli bir açı ile tutulur. Çekiçle de çelik kaleme vurulur böylece çelik kalemin bakır eşya üzerinde hareketi sağlanır. Çelik kalemin açtığı izlerin kesiti “V” biçimindedir. Bu tür işlemeye oyma tekniği denir. Vazolar, maşrapalar, ibrikler, taslar gibi bakır eşyalar ahşap mengenelere, tepsi, leğen, lengeri (büyük yayvan,kenarları geniş yemek kabı), kapak, sini gibi bakır eşyalar da , etrafından çivilerle tahta zemin üzerine tutturularak işlenir
Sarı bakır, kırmızı bakıra nazaran serttir. Nakış işleme sırasında sık sık çelik kalemin ucu kırılır. Bu yüzden nakışçı ustaları sarı bakıra nakış işlemeyi pek sevmezler. Her seferinde masanın kenarında bulunan elle döndürülen aşındırıcı taş çarkında , kırılan çelik kalemin uçlarını yeniden yaparlar. Bu da usta için zaman kaybıdır ve kalemin ucunu yapmak da ayrıca ustalık isteyen bir iştir. Nakışlanan bakırlar zımpara ve keçe ile tesviye edilip kalaycıya gönderilir. Kalaydan geldiğinde de siyah boya ile nakışlanan yerler boyanır. Kuruduktan sonra silinip temizlenir. Çukur yerler siyah, diğer yerler de kalaylı olarak kalır. Böylece yeni bakıra eski görünüm kazandırılır.
Eskiden her usta yaptığı bakır eşyanın bir yerine ismini oyarak yazarmış. Ben nakış işlediğim 1960’lı yıllarda, dükkânımıza civar köylerden ve kasabalardan satmak için bakır kaplar getirilirdi. Bu çekiç işi bakır kaplar çoğu zaman hurda fiyatına satılırdı. Leğenlerin ve diğer bakırların bir yerinde nakışa benzer imzalar görürdük. Bazıları Arap harfleriyle, bazıları da Latin harfleriyle Ermenice yazılmışlardı.
KABARTMA TEKNİĞİ
Bakır kaplar kabartma tekniği kullanılarak da süslenir. Dilerseniz buna örnek olarak gövdesi dilimli bir vazonun yapılışını anlatalım. Bu iş için vazonun içerisi ergitilmiş kurşunla doldurulur. Kurşunun miktarı ise dilimli olacak bölümün hizasına kadardır. Kurşun, vazo içerisinde soğuduktan sonra çekiççi ustası dilim adedine göre çızağı denilen çizgi aletini kullanarak vazonun üzerine dilim izlerini çizer. Çekiçlerden bu iş için en uygun olanını seçerek bacakları arasında vazonun yuvarlak gövdesini çekiçlemeye başlar. Bakırın dövüldükçe sertleştiğini yazmıştık. Yine öyle olur ve bakır dövüldükçe sertleşir. Bakırın tavlanması gerekir. İçerisindeki katı haldeki kurşunla beraber ocağın üzerinde tavlanır. Soğuyunca içerisindeki kurşun da katılaşır ve dilimleme işine kalınan yerden devam edilir. Bu teknikle bakır kapların istenilen yerleri kabartılarak şekil verilip süslenir.
DELME ve ÇAKMA TEKNİĞİ
Bakırın delme tekniği kullanılarak süslenmesine örnek olarak, bir fenerin üst kapağının yapılışını anlatalım. Fenerin alt kapağında süsleme işi yapılmaz. Görünen tarafı fenerin üst tarafıdır. Kapak ters vaziyetteyken kurşun, kabartma tekniğinde olduğu gibi eritilerek kapağın içerisine akıtılır. Kurşun katılaştıktan sonra da bel kemerlerine delik açan ortası boş zımbalara benzer çelik zımbalar kullanılır. Yalnız bu zımbaların ortalarında motiflerden şekiller vardır. Çekiçle vurulduğunda keskin zımbanın şekilli ucu bakırı deler. İstenilen yerlerin delinmesi için işleme devam edilir.
Çakma tekniğinde de mühüre benzer, uçlarında motifler bulunan çelik zımbalar kullanılır. Bunlarla da bakır eşyanın istenilen yerlerine çekiçle vurularak şekiller çıkarılır. Bu işlemde zımba, delme işlemi yapmaz. Çelik zımba, bakır üzerine motiflerin izlerini bırakır. Bu çalışmalar sırasında bakır dövülüp sertleşmediği için tavlanmaz. Delme ve çakma işi bitince kurşun eritilerek çıkarılır.
ÇİZME – KAZIMA TEKNİĞİ
Bu süsleme sanatında motif yapılacak bakırlar önce temizlenir. Üzerine fırça veya pistole yardımıyla koyu renk ince bir boya atılır. Boya kuruduktan sonra motifler boyalı zemin üzerine yumuşak uçlu kalem ile çizilir. Ucu özel yapılmış keskin çelik kalemlerle bu motifler bakırın üzerindeki ince boya tabakası kazınarak alttaki bakır renk ortaya çıkarılır.
Bu süsleme işinde bakır renginden başka renkler de olabilir. Bunun için bakır kap boyanmadan önce motiflerin nerelerine başka rengin gelmesi isteniyorsa o kısımlara gelen bakır zemin kalaylanır. Böylece bakır, kalemle kazındığında alttaki zeminin bazı yerlerinde kalay, bazı yerlerinde de bakır renk ortaya çıkarak motiflerde renk çeşitliliği oluşturulur.
KAPLAMA TEKNİĞİ
Çizme-kazıma tekniğinde olduğu gibi bakırlara yapılacak olan motiflerin bazı yerleri kalay, gümüş, altın kaplama yapıldıktan sonra süsleme tekniklerinden herhangi biriyle işlenir. Bezeme tekniklerinin hepsinin bir arada kullanıldığı nadide bakır eserlerden günümüze kadar gelmiş örnekleri Ankara Etnoğrafya Müzesi, İstanbul’da Türk İslam Eserleri Müzesi ve Topkapı Müzesi’nde ve ülkemizin diğer müzelerinde görmek mümkündür.
CUMHURİYET DÖNEMİ
Osmanlı İmparatorluğu’nda İttihat ve Terakki yönetimine kadar başta Ermeniler olmak üzere, azınlıklar silah altına alınmazlardı. Bu nedenle bakırcılık, kunduracılık, boyacılık, kuyumculuk, mobilyacılık, fotoğrafçılık ve terzilik gibi birçok zanaat kollarına hakimdiler from this source.
Rahmetli babaannem Antep harbinde, Fransız’larla beraber Suriye’ye giden Ermenilerden sonra Anteplilerin ekmekçi fırınlarını işletecek ekmekçi bulmakta zorlandıklarından bahsederdi. Anadolu insanı cepheden cepheye koşmaktan bırakın meslek öğrenmeyi ailesiyle kalacak, kısacık bir zamanı dahi bulamamıştı. Geride kalan azınlıklar hem meslek, hem de para sahibi olmuşlardı.
Cumhuriyet’in kuruluşundan sonra azınlık nüfusun çeşitli nedenlerle azalması sonrasında çıraklık ve kalfalıktan atölye sahipliğine soyunanlar ise kısa zamanda hatırı sayılır bir mesafe aldılar.
Cumhuriyetimizin ilk yıllarından bugüne, Kahramanmaraş, Erzincan, Tokat, Konya ve Gaziantep bakırcılığımızın gelişip şekillendiği iller olarak isim yaptılar. Yapılan bakır kaplar esnaf arasında “Maraş işi” ,”Erzincan işi” “Tokat işi “ “Konya işi” , “Antep işi” gibi isimlerle adlandırıldı.
KIRK USTA ÇEKİÇLER
Bir bakırcı fıkrasıyla yazımıza devam edelim.
Birbirine rakip şehirlerden birinde iki kişi aralarında konuşuyorlarmış.
Biri diğerine,
“Bizim memlekette öyle büyük kabak yetişir ki bir bölük asker yese yarısı ortada kalır.”demiş. Karşısındaki bu palavranın altında kalır mı? O da başlamış atmaya,
“Bizim memleketteki bakırcılar çarşısında öyle büyük bakır kazanlar yapılır ki, kırk usta kazanın içinden çekiçler, kırk usta da dışından çekiçler, birbirlerinin çekiç sesini duymazlar.” demiş. Kabak palavrasını atan,
“Duydum ama bu kadar da palavra atanı duymadım arkadaş.” deyince
öbürü “Valla kardeşim, senin memleketinde yetişen kabaklar da ancak bu yapılan kazanlarda pişer.”diyerek noktayı koymuş.
“SEN DE YAPABİLİRSİN…”
Hacı Mehmet ustayı 1962’de tanıdım. O yıllarda açtığım resim sergimi gezmiş, tanışmak için de kartını bırakmıştı. Onu bakırcılar çarşısındaki o zamanki adıyla Çırçır un değirmeninin bitişiğindeki küçük dükkânında buldum.
Dükkân, ortasından bir perdeyle bölünmüştü. Arka bölümden tık tık çekiç sesleri geliyordu. Beni çok sıcak karşıladı. Çaylarımızı içerken arkaya dönüp içeriden bir bakır tepsi istedi. Getirilen bu tepsinin her santimetre karesi oyma nakışlarla doluydu.
Hiç boş yeri yoktu. Bana bunun nasıl yapıldığını sordu. Ben uzunca bir incelemeden sonra presle basıldığını söyledim. “Yok, bilemedin” dedi. Dükkânı ortasından bölen perdeyi araladı ve “bak içeride bu işi yapıyorlar” dedi.
İçeride altı-yedi kişi vardı. Bazıları ahşap mengenelere sıkıştırdığı vazoları, bazıları da tahta üzerine kenarlarından eğik çivilerle sıkıştırdığı leğenlere kalem ve çekiçle bir şeyler yapıyordu. İki yetişkin usta da tezgâhlarındaki bakırları çekiçliyorlardı.
Bana dönerek “sen de yapabilirsin” dedi. Tepsinin üzerindeki işçiliği gördükten sonra gözüm korkmuştu, “yapamam” dedim.
“Şu çocukların içinde köyde çobanlık yapıp bu işi öğrenenler var. Onlar sadece işlerler, çizemezler. Halbuki sen ressamsın, hem çizer, hem işler, hem de bunlara işlemeleri için çizimler yaparsın. Bu işte tek olursun” dedi.
Deneme için bir hafta okuldan kalan boş zamanlarımda gelip çalışacağımı söyledim. Çok sevinmişti. İki hafta sonra o atölyede ustabaşı olmuştum. Orada yıllarını bu işe vermiş kalfaların haftalıklarını da ustamın ısrarı ile ben vermeye başlamıştım.
Kısa zaman içinde şehrin en iyi nakışçılarından biri olmuştum.
OYMA NAKIŞÇILIĞIN GAZİANTEP’TE YENİDEN DOĞUŞU
Gaziantepli Hacı Mehmet usta hacca gittiği 1950’li yıllarda Mısır’a da uğrar. Kahire’de bakırcılar çarşısında gezerken, bakır kaplara nakış işleyen bir adam görür. Gözü adamın nakış yaparken kullandığı çelik kaleme takılır.
İzin isteyerek kaleme şöyle bir bakar, hepsi o kadar. Gaziantep’e döndüğünde mesleği olan kalaycılığa devam eder. Bu arada Mısır’lı nakış ustasının nakış kalemini aklından bir türlü çıkaramaz. Tek düşüncesi, bakır üzerine oyma nakış işinin kendi memleketinde yapılmasına öncülük etmektir.
Haftalar aylar geçer. Aklında hep şöyle bir gördüğü nakış kaleminin ucu vardır. Bu arada kalemin ucunun şeklini unutmuştur. U şeklinde miydi, yoksa köşeli miydi ya da yuvarlak mıydı? Değişik biçimlerde çelik kalem uçları yapar fakat bu kalemler ya bakır kaba saplanmakta ya da bakırı delmektedir.
Nihayet kalemin ucunu “V”şeklinde yapar çünkü Mısırlı ustanın nakış kaleminin ucu “V” şeklindedir. Bulduğu bu nakış kalemi bakırın üzerinde kayıp gitmektedir.
Böylece Cumhuriyet öncesi azınlıktan ustalar tarafından yapılan bakır süsleme sanatının en önemli tekniklerinden biri olan oymacılık, Hacı Mehmet Usta sayesinde Gaziantep’te yeniden hayat bulmuştur.
Hacı Mehmet’in bu uğraşısı, binlerce insana aş ve iş kapısı olmuştur. Yakın zamana kadar da oyma tekniği ile süslenen bakır kaplar turistik eşya olarak ihraç edilmekle yurt ekonomisine hatırı sayılır döviz sağlamıştır. Eskiden bazı ustalar mesleklerinin püf noktasını öğretmezlermiş. Bu sır bazen o ustayla birlikte mezara kadar gidermiş. Hacı Mehmet, herkese bildiklerini öğretmiştir.
Fakat yetişen bazı ustalar işin kalitesini kısa zamanda bozdular. Çabucak zengin olma hayaline kapıldılar. Kaynağı belli olmayan motifleri, çekiç ustalığından uzak, tornadan çıkan ince bakırlara işlediler. Sonuçta ihracat kapıları kapandı, iç pazar doydu ve bakırcılık durma noktasına geldi.
Paslanmaz çelik ve alüminyum, bakırın mutfaklarda kullanım alanını oldukça daraltmıştır. Bakırcılığın durma noktasına gelişi, nakışçılığı ve kalaycılığı da “bitkisel hayata” sokmuştur.

