ALAMİNÜT FOTOĞRAFÇILIK
Mehmet Ali DİYARBAKIRLIOĞLU
Bu yazımda size fotoğraf nasıl çekilir, fotoğrafın kimyası ya da fotoğraf makinesinin yapısı ile ilgili iddialı bilgiler vermeye çalışmayacağım. Yıllarını fotoğrafçılığa adamış, geçimini fotoğraf çekerek kazanmış ama bugün mesleğini yapamaz duruma gelen bu mesleğin ustalarının meslekteki anılarını, yine onların çektiği fotoğraf kareleri gibi kâh siyah beyaz kâh renkli olarak gözlerinizin önüne serip, birikimlerini paylaşırken, bu mesleğin kat ettiği yolculuğu ve nasıl yok olma noktasına geldiğini anlatacağım.
Dilerseniz önce kısa bir şekilde fotoğrafın tanımı, tarihçesi ve sihirli kutu fotoğraf makinesinin özgeçmişi ile ilgili bilgiler verip, sonra da yazımın konusu olan Alaminüt fotoğrafçılık ile devam edelim.
FOTOĞRAF NEDİR?
Fotoğraf, Büyük Larousse’a göre ‘fotoğrafçılık yöntemi ile elde edilen resim’ demektir. Bir başka tarif ise ‘muhafaza edilebilecek bir görüntü elde etmeyi sağlayan foto fiziksel ya da foto kimyasal yöntemlerle elektromanyetik ışımaları kaydetme tekniklerinin tümüdür’ demektedir.
FOTOĞRAFIN TARİHİ
Tarihsel gelişimi içerisinde insanoğlu görüntüyü elde etmenin yollarını 1550 yıllarından beri araştırmaktadır. Daha o çağlarda simyacılar ışığın eritilmiş gümüş klorürü etkilediğini biliyorlardı. Ancak hiçbir yazılı belgede bu iki olayın bir araya getirilip fotoğraf çekildiğine rastlamıyoruz. Sekizinci yüzyılda Abbasi döneminde yaşamış büyük İslam alimi Ebu Musa Cabir İbn Hayyan’ın gümüş nitratın güneş ışığı etkisiyle karardığını bulması, on beşinci yüzyılda büyük usta Leonardo Da Vinci’nin karanlık odadaki ufak bir deliğin dış dünyadaki görünümü oda içerisindeki duvara aksettirdiğini bulması, fotoğrafçılık tarihinde önemli kilometre taşlarıdır.
1802 yılında İngiliz Thomas Wedgwood ve Sör Humprey Davy, kağıdı gümüş nitrat eriyiğine batırmak suretiyle negatif elde etmeyi başarmış, ancak görüntüyü uzun süreli sabitleyememişlerdir.
1826 yılında Fransız Joseph Niepce bir yüzey üzerinde ilk görüntüyü elde etmeyi başarır ancak tarihin bu ilk fotoğraf çekim çalışması tam 8 saat sürer.
1835 yılında William Talbot adındaki İngiliz fizikçi, negatiften alınma ilk pozitif baskıyı yapmış ancak yavaş yavaş kararması ve görüntünün net olmaması sebebiyle kolayca unutulmuştur. Ancak Talbot’un bu buluşu için ilk defa “fotoğraf” kelimesi kullanılmıştır. Bir süre sonra da negatiflerin pozitife çevrilmesi başarılmıştır. Böylece modern fotoğrafçılığın temeli atılmıştır.
1839’da Daguerre’nin Paris’te çektiği bir sokak fotoğrafı günümüzde çekilen ilk fotoğraf olarak kabul edilmektedir. İlk renkli fotoğraf ise 1861 yılında James Clerk Maxwell tarafından çekilmiştir.
İLK FOTOĞRAF MAKİNELERİ
1837 yılında Ressam Louis Jacgues Daguerre’in yaptığı ve görüntü elde etmeyi başardığı fotoğraf makinesi birbiri içine giren iki kutu idi. Bu kutular içi içe sürülerek netlik ayarı yapılıyordu. İki kutunun birinde ince kenarlı basit bir mercek, bir ucunda buzlu cam ve buzlu camın arkasında da 45 derece eğimli bir ayna vardı. 1840’lı yıllarda makineler hem çok büyük hem de çok ağırdı. 1858 yılında Londralı fotoğrafçı Thursto Thomson’nın kullandığı fotoğraf makinesinin eni 91 cm. boyu ise 366 cm. idi. Bu büyüklükteki bir makine ancak ray üzerinde hareket ettirilebiliyordu.
1888 yılında ABD’li George Eastman fotoğrafçılıkta devrim sayılacak rulo filmli kutu fotoğraf makinesini ilk defa piyasaya sürdü. Böylece fotoğrafçılığı geniş bir pazara dönüştürmenin de yolunu açmış oldu.
ÖYLE BİR SİHİRLİ KUTU Kİ…
Fotoğraf makinesini önünde objektifi olan karanlık bir odaya benzetebiliriz. Önündeki objektif ışıklı görüntüyü odada, kendisine karşıt düşen yüzeyde oluşturur. Bu yüzeyde de duyarlı dayanağın oturtulduğu bir düzenek vardır. Objektifi oluşturan merceklerle oda arasında obtüratör vardır. Bu parça, deklanşöre basıldığında açılır ve ışığın odaya çekim sırasında geçmesini sağlar. Obtüratörün bir saniye içerisinde açılıp kapanma hızına “enstantane”, ışığı ayarlayan düzeneğe de “diyafram” denir. Fotoğraf makinesinin diğer bölümleri ve parçaları arasında, telemetre, buzlu cam, filtreler, mikro prizmalar, otomatik ayar sistemleri, pozometre, film kasetleri, film sarma motoru ve flaşı sayabiliriz.
DUYARKAT (FİLM)
Duyarkat ise, gümüş kristalleri içeren bir jelatin katmanın sürüldüğü bir dayanaktan oluşur. Duyarkatın duyarlılığı ise fotoğrafçılıkta ‘ISO’ olarak ifade edilir. Stüdyolarda kullanılan makinelerdeki yaygın boyutları ise 6×9, 9×12, 13×18, 18×24 cm.lik plaka veya plaka filmlerdir. Elle kullanılan ve taşınabilir boyuttaki makinelerde kullanılan filmler makara veya kaset halinde olup 4.5×6, 6×6 ya da 6.5×9 cm. en çok kullanılan boyutlardır.
CAMDAN NEGATİF
Önceleri negatif için karanlık odada cam film yapılırdı. Fotoğrafçı gümüş kristalleri içeren jelatinli katmanı karanlık odada ince bir cama sürer, hazırlanan bu cam filmi 30 dakika içinde de çekmesi gerekirdi. Rötuş gerekiyorsa da hepsini aynı yerde yapardı. Bu yöntemde kağıt negatif yerine cam negatif elde edilirdi. On tane fotoğraf çekeceksiniz 10 tane de cam hazırlamanız gerekirdi. Çoklu işlerde fotoğrafçı hem cama karanlık odada karışımı sürüp hem 30 dakika içinde çekim yapamayacağından, bu işi kalfalarına hazırlattırırdı çünkü biriyle çekim yaparken diğer camın hazır olması gerekirdi. Çekimden sonra, içinde ışık sistemi olan bir kutu üzerine negatif cam konur. Camın yüzeyine de fotoğraf kartı kapatılır. Kutunun içindeki lamba yakılır, kapatılır. Işığın ne kadar süre yakılacağını fotoğrafçı ayarlar. Kartın ‘tab’ edilişi böyle olurdu. Bu kutu sistemine fotoğrafçılıkta ‘tab sandığı’ denirdi.
ALİMÜNİTÇİLERİN EN İYİ MÜŞTERİLERİ ASKERLERDİ
Aslında fotoğrafçı deyince ilk akla gelenler alaminüt fotoğrafçılar olmalı. Benim tanıdığım alaminütçüler Gaziantep’in eski adliye binasının arka kapısının yakınında, adliye duvarı boyunca yerleştikleri açık hava stüdyolarında faaliyet gösterirlerdi. Bir de Şıra Hanı’nın yanı başındaki eski belediye binasının dibindeydiler. Sayıları 10-12 kadar vardı. Tahta bir iskemleye oturturlardı müşterilerini. Duvara gerili siyah bir perdesi olurdu dakikalıkçıların. Perdenin üzerinde şöyle yazılar olurdu:
‘Gaziantep Hatırası’
‘Askerlik Hatırası’
‘Evlilik Hatırası”
Şipşakçılara genellikle tapu dairesinde, mahkemede işi olanlar, okula çocuğunu kayıt yaptıranlar vesikalık çektirmeye gelirdi. Resmi dairelerin tatil olduğu hafta sonlarında ise hatıra fotoğrafı çektirenler ile çarşı iznine çıkan askerler gelirdi. Dakikalık fotoğrafların en iyi müşterileri ise yine askerler olurdu. Babam beni ilkokula yazdırırken istenilen vesikalık fotoğrafı da alaminütçülere çektirtmiştik. Bir numara saç tıraşımla çektirdiğim o vesikalık fotoğrafımın diğer fotoğraflarımın içinde ayrı bir yeri vardır.
DUA EDİYOR ZANNEDİLİRDİ.
Çocukluğumda fotoğraf makinesinin o sihirli kutusunun içini hep merak ederdim. Kutunun üstündeki delikten bir gözüyle içine bakarken siyah torbanın içinden uzattığı eliyle de kutunun içinde bir şeyler yapardı. Üç ayaklı ahşap bir kaidesi vardı bu makinelerin. Objektifin arkasında bir kutu ile kutunun arkasında bir insan başının sığabileceği genişlikte siyah bezden bir torbası olurdu. Kırmızı yuvarlak bir camlı delikten kutunun içini kırmızı ışık aydınlatırdı. Alaminütçülerin kullandığı filmler kırmızı ışıkta yanmazdı. Verilen poz önce negatif olarak yansırdı ilaçlı karta. Karşıdan gelen ışığı ayarlayacak diyafram ve deklanşör bu makinelerde yoktu. Sadece objektifin önünde bir kapağı vardı.
Fotoğraf çekimi sırasında fotoğrafçı kapağı açar kapatır. Kapağı açıp kapama hareketini havanın, açık, kapalı veya bulutlu olmasına göre çabuk ya da ağır yapar. Eğer günlük güneşlik bir günse kapağı omzuna koyar sonra objektifi kapatır. Elinin bu hareketi ile ışığın kutuya giriş süresini ayarlar. Vakit akşam üzeri ise kapağı objektiften alır başının üzerinde dolaştırdıktan sonra kapatır. Böylelikle zamanı daha uzun kullanmış olur. Fotoğrafçıların bu el kol hareketlerini dua ediyor şeklinde yorumlayan olurmuş. Bense çocukluğumda onları pantomim oyuncularına benzetirdim.
Alaminüt fotoğraf çekiminde de rötuş işlemi negatif kart üzerinde yapılırdı. Pozitif kartı çekmeden önce fotoğrafı çekilen birinin koyu olan yüzünü biraz açmak istenirse negatif üzerinde orası kırmızı ekolin ile boyanırdı. Çekim işlemi tekrar yapıldığında boyanan yerler açık çıkardı. Filmin banyosu fotoğraf kutusunun içinde yapılır. Tespit banyosu da kutunun içindedir. İki banyodan geçen negatifin üzerindeki ıslaklık sıyrılır ve makinenin objektifinin karşısındaki kopya ahşabına baş aşağı yapıştırılır. Tekrar çekilen fotoğrafta negatifte bulunan siyah yerler beyaz, beyaz yerler de siyah olarak çıkar. Dört adet vesikalık için, negatiften pozitif kart çekilirken kutu içerisindeki kart sağa sola, yukarı aşağı kaydırılarak çekim aynı kart üzerine dört defa yapılırdı.
Alaminüt makine dakikalık fotoğrafları çekerdi. Haftalık fotoğraflar ise stüdyodan çıkar, haftalık çekilen fotoğrafın negatifi üzerindeki rötuş işlemi 2-3 gün sürerdi. Rötuş işi fotoğrafçılar arasında birbirine göre yeteneğinin derecesini gösteren bir işlemdi. Makyaj bilmeyen insanın fotoğrafına makyaj yapıp verildiğinde çok hoşuna giderdi. Çizgiler, morluklar, lekeler, sivilceler yok edilir, pırıl pırıl yüzlü bir insanın fotoğrafı olarak verilirdi. Kendisi olmaktan uzaklaştırılmış bu makyajlı fotoğrafları müşteri daha çok severdi.
Rötuş işi negatif film üzerinde ‘H’ serisi kurşun kalemle oynamaktır. Filme, alkol ve bir tür reçine esaslı sıvı olan ‘matolen’ denilen lak sürülür. Bu madde kalem darbelerinin tespitini sağlar. Bir de ıslak rötuş vardır ki bu da filmi banyo yaparken yapılan müdahaledir.
ALAMİNÜTÇÜLERİN KEDİLERİ
Bazı alaminütçüler pozlama işi için kedi beslerlerdi. Kedinin gözüne bakarak ışığın şiddetini anlarlardı. Kedinin göz bebeği çizgi gibi ise beşe kadar, daireye yakın ise ona kadar sayıp kapağı kapatırlardı. Fotoğrafçı bunu yaparken müşteriler aslında ne olduğunu anlamaz, çoğu zaman kedisini seven bir fotoğrafçı olduğunu zannederlerdi. ‘Kedi gözü’ terimi de fotoğraf literatürüne buradan girmiştir. Hayvanın göz bebekleri bir çeşit pozometre görevini yapardı. Sonradan kedigözü makineler piyasaya çıkmıştır. Bu makineler ışığa göre pozu kendisi ayarlardı.
AGRANDİZÖRLE KART BASIMI
‘Agrandizör’ çekilen negatif filmin karta çeşitli boylarda tab edilmesini sağlayan alettir.
Büyük sandıklar halinde yapılan agrandizörler daha sonraları çantaya girecek kadar da küçüldüler.
Agrandizörün silindir biçiminde bir gövdesi vardır. İçerisinde güçlü bir lamba bulunur. Altta ahşap bir tablaya demir bir mil ile bağlıdır. Gövdenin altında körüğü bulunur. Objektif ve filtreler bu körüğün altındadır.
Pozlama için negatif filmin takıldığı kızak agrandizörün üzerindeki yuvasına yerleştirilir. Işık yakılınca negatif görüntü, körüğün ucundaki objektiften geçer alttaki tablanın üzerine düşer. Buradaki görüntü net değilse körüğün ucundaki objektif aşağı yukarı hareket ettirilerek netlik sağlanır. Basılacak olan fotoğraf kartlarının boyutları için de, gövde bağlı olduğu mil üzerinde aşağı yukarı hareket ettirilir. Daha büyük fotoğraf kartları için (1-1,5 m.) agrandizör yan çevrilerek slayt makinesi gibi görüntünün uzak yüzeylere düşmesi sağlanır.
Objektifin altındaki kırmızı filtre ile beyaz ışık kapatılır. Tablaya fotoğraf kartı konur ve kırmızı filtre kısa bir zaman aralığında açılıp kapatılarak pozlama tamamlanır. Bu işlem filmdeki her kare için tekrarlanır. Pozlamadan geçirilen kartlar karanlık odadaki birinci banyoda görüntü elde edilinceye kadar bekletilir. Sabitleme için amonyum hiposülfit banyosuna atılıp yeterince bekletilen kartlar daha sonra temiz su ile iyice yıkarak kurutulur.
Film banyolarında gümüşün okside olmayan bölümü küvetin içinde birikir. Bu gümüş daha sonra fotoğrafçı tarafından değerlendirilir.
POLONYA MALI AGRANDİZÖRÜM
Evimde Polonya malı bir agrandizörüm vardı. Öğrencilik yıllarımda fotoğraf kartlarımı basan fotoğrafçımdan almıştım. Dükkânı İstanbul’da Laleli’deydi. Fotoğrafın stüdyo serüvenini ondan öğrenmiştim. Evimin banyosunun penceresini siyah örtüyle kapatıp karanlık oda haline getirir, çektiğim fotoğrafları kendim tabederdim.
Agrandizörümün kıymetini bilemeyip eskiciye verdim. Evim küçüktü, saklayacak yerim yoktu. O zamanlar böyle aletleri değerlendirebileceğiniz şartlar bugünkü gibi oluşmamıştı. Şimdi olsa bir müzeye bağışlama şansınız var.
HER ŞEY NE ÇABUK DEĞİŞİYOR
Tabii bizler bugünlere nasıl gelindi anlamakta zorlanıyoruz. Her şey o kadar hızlı gelişiyor ki şaşırıp kalmamak mümkün değil. Mesela fotoğrafçıda fotoğraf çektirmeye yanaşmayan insanların evine alaminüt fotoğrafçılar gider, hizmet verirlermiş. Eve giden alaminütçülerin yerini sonradan haftalık fotoğraf çeken fotoğraf stüdyoları aldı. Daha sonraları da bir baştan verdiğiniz filmi diğer baştan basılmış, kurumuş kart olarak haznesine atan otomatik makineler çıktı. Şimdi de piyasaya yukarıda anlattığımız her şeyi ortadan kaldırıp atan, yüz elli yıllık teknolojiyi bir anda müzelik yapan filmsiz, dijital makineler çıktı.
FOTOĞRAFÇILIĞI KAYBOLAN MESLEKLERDEN SAYABİLİR MİYİZ?
Bu soruya cevap vermeden önce hangi tip fotoğrafçılıktan bahsettiğimizi bilmeliyiz. Sanat fotoğrafçılığı asla ölmez. Ara Güler, Sıtkı Fırat, Gültekin Çizgen, İzzet Keribar ve adını burada sayamadığımız, ülkemizin yetiştirdiği, dünya çapında ünlü fotoğrafçılarımız vardır. Ancak alaminüt fotoğrafçılık, halk arasında bilinen adıyla dakikalık fotoğrafçılık ya da şipşakçılık için, ölmüştür diyebiliriz. Zira alaminüt fotoğrafçılık deyince akla önce, bir zamanlar resmi dairelerin önünde, üç ayak üzerindeki sandık şeklindeki fotoğraf makineleri ile fotoğraf çekme işi gelir. Dakikalık diye anılmasına karşın fotoğrafçılığın bu dalında azımsanamayacak bir emek vardır. Bence bir sihirbazlık işiydi alaminüt fotoğrafçılık. İlaçlı kartlar, fotoğraf banyoları, o üç ayaklı sihirli aletin içindeydi. Müşteriniz olan modelinizi üç ayaklı makinenizin karşısına bir sandalyeye oturtacaksınız. Ona gerekli pozu verdireceksiniz, kıpırdamaması için defalarca uyaracaksınız, sonra da fotoğrafın önce negatifini çekeceksiniz. Pozlama için kaç saniyelik zaman gereklidir, bunu iyice kavramış olacaksınız. Fotoğrafı günün hangi saatinde çekiyorsanız, ışık durumuna göre saniyeler ya artacak ya da eksilecekti. Ne yazık ki bu kadar emeğin adı şipşakçılıktı. İnsanlar her ne kadar yapılan bu kadar işi hafife alsalar da aslında asıl sanat buydu.
Teknoloji, dakikalıkçılara öyle bir darbe indirdi ki, ne emek kaldı ortada, ne yetenek. Artık binlerce liralarla anılan makinelerde fotoğrafınız beş dakikada çekiliyor, tabediliyor, 30 tanesi üç-beş liradan elinize veriliyor.
Bir de rötuş fotoğrafçılığı vardı. Aslında haftalık fotoğrafçılık denince eskiden ilk akla gelen rötuş olurdu. Fotoğrafçı aynı zamanda resimden anlamalıydı. Fotoğrafçılığın bu türü de giderek yok olmaktadır. Büyük şehirlerde bir iki usta ya kalmış ya kalmamıştır.
Gelinlerle damatların nikâh masasından kalkar kalkmaz ömür boyu saklamak için özenerek poz verdikleri, boy boy fotoğraflarını çektirecekleri stüdyolar da birer birer kapanmaktadır. Bütün bu olumsuzluklara bakarak, alaminüt fotoğrafçılığın bitmiş, rötuş fotoğrafçılığının da kaybolmakta olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.
DİGİTAL FOTOĞRAFÇILIK
Birçok fotoğrafçı bu işin ticaretine yöneldi. Kimisi de başka işlerde çalışmaya başladılar. Tanıdığım bir usta stüdyosunu kapatıp kafeye dönüştürdü. Onun otomatik yıkama ve tabetme makinesini almak için ne risklere girdiğini çok iyi biliyorum.
Dijital teknolojinin piyasaya hakim olması ile birlikte bizim anladığımız manada fotoğrafçılık çöküşe geçti. Artık kart, film, agrandizör, film banyosu, karanlık oda, slayt makineleri, slayt kasetleri, film banyo küvetleri, fotoğraf albümleri yok. Filmli makineler göz açıp kapayana kadar müzelik oldular. Bu makineleri satan iş yerleri büyük zararlara girdiler. Her şey bir masal gibi sanki. Sanal bir dünya yarattık kendimize. Şimdi fotoğrafları cep telefonları çekiyor. Beğenmediğinizi siliyor, yeniden çekiyorsunuz. “Filmim bitiyor” derdiniz yok. Neyi nasıl çektiğinizi anında görüp kararınızı veriyorsunuz. Eskiden çektiğiniz görüntünün nasıl olduğunu karta basılana kadar bilemezdiniz. O zamanlar hem aklımız hem de deklanşöre basan işaret parmağımız çokça düşünürdü.
Eğer o deklanşöre basan parmak bir fotoğrafçı parmağı olursa vizörden gördüğünü çeker, değilse baktığını çeker. Üstelik ‘Photoshop’ adıyla bilinen bir bilgisayar programı var ve bu program fotoğrafa istediğiniz müdahaleyi yapmanızı sağlıyor. ‘Tüfek icat oldu, mertlik bozuldu’ hesabı.
Dijital çözünürlüğün kalitesi hala filmin çözünürlük kalitesine ulaşamadı. Filmin yüz yılı aşkın bir geçmişi olduğunu biliyoruz. Bir gün belki dijital çözünürlük film kalitesini yakalayacak. İlk başlarda dijital fotoğraf makinelerindeki 1-1,5 megapiksel olan çözünürlük şimdi 25 megapiksele kadar çıktı. Yani kısaca teknoloji alaminüt fotoğrafçılığı ve filmli fotoğrafçılığı bitirmiştir. Bu meslekleri yapan ustalar ya kendilerini emekli etmekte ya da başka mesleklere yönelmektedirler. Gelecek onlara ne getirir kim bilebilir ki.
Kaynakça: 1-fotoğrafya.gen
2-www.nkfu.com/fotoğraf tarihi.
3-Büyük Larousse
Nerde O eski fotoğrafçılar…/FEVZİ GÜNENÇ
Her şehirde her mesleğin duayenleri vardır. Mercek de fotoğrafçılığın duayenlerindendir bizim kentte. Asıl adının Halit Ziya Biçer olmasına karşın herkes onu ‘Mercek’ diye anar. Mercek, anılarda sadece adı kalan stüdyodur artık.
Mis gibi bir baba mesleği vardır Biçer’in. Antika halıcılığı… Eğer o mesleği sürdürseydi, her halde bugün top atsan devrilmez zenginlerden biri olurdu. Fotoğrafçılığa öylesine gönül vermişti ki, ne baba mesleğini umursamıştı, ne de son sınıfına kadar okuduğu yüksek öğrenimini…
Babasının halıcı dükkânını fotoğraf stüdyosuna dönüştürmüştü. Babasının ona aldığı en büyük armağan, ne işe yarayacağını bilemediği ama fiyatı o güne göre oldukça fazla olan bir fotoğraf makinesiydi.
Halit Ziya Biçerin yaşı kemale erdi. Fotoğrafçılığı bıraktı. Ama fotoğraf makineleri onu bırakmadı. O şimdi eski makinelerle dolu bürosunu eş-dost sohbetine ayırmış durumda. Röportaj için buluştuğumuzda ona ilk sorumuz şu oldu:
“Fotoğrafçılığı da kaybolan meslekler arasında sayabilir miyiz?”
“Önce hangi fotoğrafçılık?” diye söze başladı. “Çünkü üç türlü fotoğrafçılık vardır. En başta gelen sanat fotoğrafçılığıdır. Bu fotoğrafçılık asla ölmez.”
“İkinci sırayı alaminüt fotoğrafçılık mı alıyor?”
“Evet, bilinen adıyla anacak olursak dakikalık fotoğrafçılık ya da şipşakçılık. Fotoğrafçılığın bu dalı için hem ölmüştür, hem de yeni doğmuştur, diyebiliriz. Zira alaminüt fotoğrafçılık deyince akla önce, bir zamanlar resmi dairelerin önünde, üç ayaklı aletlerle yapılan fotoğraf çekme işi gelirdi.
İlaçlı kartlar, fotoğraf banyoları, o üç ayaklı sihirli aletin içindeydi. Müşteriniz olan modelinizi üç ayaklı makinenizin karşısına bir sandalyeye oturtacaksınız. Ona gerekli pozu verdireceksiniz. Fotoğrafın önce negatifi çekeceksiniz. Poz işi için kaç saniyelik zaman gereklidir, bunu iyice kavramış olacaksınız. Modelin resmini hangi saatte çekecekseniz, ışık durumuna göre saniyeler artacak ya da eksilecektir.
Bunu eski ustalar kedi gözüyle özdeşleştirmişler. O nedenle alaminütçülerin çoğu kedi beslerlerdi. Bu ilintiyi bilmedikleri için, dışardan bakanlar fotoğrafçıların kedi beslemeye meraklı insanlar olduklarını düşünürlerdi.
Fotoğrafı çekmek için başınızı makinenin arkasındaki uzun siyah torbaya sokacaksınız. Gözünüzün ve elinizin yardımıyla çekim işini yaptıktan sonra kartın negatifini o kara kutunun içinde yıkayacaksınız.
Sonra çıkartıp makinenin karşısındaki kola baş aşağı raptedeceksiniz. Bu kez de negatiften pozitifini alacaksınız. İşte bu alaminüt fotoğrafçılık yok artık. Yerini naylon fotoğrafçılığa bırakmıştır. Teknoloji, dakikalıkçılara büyük darbe indirdi. Artık binlerce dolarlarla anılan makinelerde fotoğrafınız beş dakikada çekiliyor, tabediliyor.
“Üçüncü tür fotoğrafçılık rötuş fotoğrafçılığıydı herhalde?”
“Aslında fotoğrafçılık denince eskiden ilk akla gelen rötuş olurdu. Filmin üzerinde kurşun kalemle öyle oynayacaktır ki, hem çekim hatalarını hem de müşterinin yüzündeki sivilceleri siyah lekeleri bunlara benzer istenmeyenleri yok edecektir. Eskiden fotoğrafçıya gittiğinizde karşılaşacağınız soru “vesikalık mı, haftalık mı” olurdu. Vesikalık fotoğraflar 4.5×6, haftalıklar 6×9 cm boyutundaydı. Fotoğrafçı her ikisine de emek verecektir rötuş için ama 6×9’a vereceği emek biraz daha fazla olacaktır. Emeğin değeri bu boyuttaki fotoğrafın ancak bir haftada teslimiyle ölçülebilir. Fotoğrafçılığın bu türü de giderek yok olmuştur.
“Büyük şehirlerde bir iki usta ya kalmış ya kalmamıştır…” diye bitiriyor sözünü Mercek. “Ömür boyu saklamak için özenerek poz verdikleri, boy boy fotoğraflarını çektirecekleri stüdyolar da yok artık. Bütün bunlara bakarak, fotoğrafçılığın kaybolan sanatlar arasına girip girmediğine artık siz karar verin.”
Biz de “Aaah, nerde o eski fotoğrafçılar,” diye iç çekerek kararı size bırakıyoruz…

