Kepenkleri birer birer indirilen meslek
Gündelik tüketim maddelerini perakende olarak satan esnafa “bakkal” diyoruz. Bakkallık bizim bildiğimiz zanaat gerektiren meslekler gibi olmasa da, çok özveri ve çalışma gerektiren bir meslektir. Yaklaşık 40 yıl önce mahallelerde beşer, onar tane bulunmasına rağmen şimdilerde şarküteriler, süper, hiper ve hatta mega marketlerin ortaya çıkması ile günümüzde sayıları bir hayli azalmıştır.
BAKKALLIĞIN DA BİR TARİHİ OLMALI
Geriye dönüp bakacak olursak, bakkallığın dünyanın en eski mesleklerinden biri olduğunu görebiliriz. İnsanlar ilk çağlardan beri kendilerinde olmayan gereksinimlerini başkalarından temin ederlerdi. Bunu da takas yoluyla yaparlardı. Örneğin bir devekuşu yumurtası edinmek isteyen insan, karşılığında belki de iki tilki derisi verirdi.
Zamanla değiş-tokuş işi mesleğe dönüştü. Atalarımız “Pazar” gibi sergiler açarak elindeki malları başka şeylerle takas ediyordu. Zamanla bu hizmeti köylere, mezralara taşıyan çerçilik mesleği doğdu. Belli sayıda yük hayvanı ile taşıdığı mallarını değişik yörelere götürerek daha kazançlı çıkma yollarını arayan kervanlar oluştu.
Sonunda doğal olarak yerleşim yerlerinde ilk dükkân ve belki de ilk bakkal kuruldu. İlk bakkalın hangi tarihte nerede kurulduğu konusunda hiçbir kaynağa rastlayamadık. Ancak Amerikan filmlerinde gördüğümüz bakkalların ilk bakkallar olmadıkları da kesin.
Gönül ister ki, Anadolu’nun binlerce yıllık tarihi içerisinde bu konudaki izleri ortaya çıkartan araştırmalar yayınlanmış olsun.
Buna karşılık bazı tarihi verilerden yola çıktığımızda Osmanlı döneminde de bakkala benzer işyerleri olduğunu anlıyoruz. Bu işyerleri Osmanlı Devletinin kuruluş yıllarında oluşturulmamış olsa bile nereden baksanız tarihi yine 14. yüzyıla dayanabilir.
KAHRAMAN BAKKAL SÜPER MARKETE KARŞI
Süper marketlerin ülkemizde açılmaya ve bakkalların birer birer kapanmaya başladığı günlerde Tiyatro Sanatçımız Ferhan Şensoy’un sahneye koyduğu “Kahraman Bakkal süper markete karşı” oyununu izlemiştim. 1829 yılı Amerika’sında bir bakkalın süpermarketle olan mücadelesini anlatıyordu. Bir dönemin değişen Türkiye’sine esprili bir yaklaşım getiren hem eğlenceli, hem de düşündüren unutulmaz bir oyundu.
“BAKKAL NE YER?”
Günlük hayatımızın bir parçası olan bakkallığın hemen herkeste bir anısı ya da herkesin yaşamında bir bakkal hikâyesi mutlaka vardır. Örneğin, ödevlerini düzensiz yazan arkadaşlarımıza öğretmenlerimiz “bakkal defteri gibi olmuş” diyerek beğenmediğini böyle belli ederdi.
Kozanlı, Gaziantep’in en eski semtlerinden biridir. Benim çocukluğum da burada geçti. Bildiğim en eski bakkal Kozanlı’daydı. Bu bakkal annemin evine giderken pideci ile somuncu arasındaydı. Manav tezgâhının üzerinde maydanoz, domates, biber, yeşil soğan velhasıl mevsimine göre Allah ne verdiyse çeşit bulundururdu.
Bakkal amca her sabah bu tezgâhın başına geçer, meyvelerin ve sebzelerin bozulmaya yüz tutmuş olanlarını ayıklar geriye kalanını tekrar büyük bir titizlikle sandıklarına dizerdi. Müşteriye satamayacaklarını da çırağına verir evine gönderirdi. Sonra da o meşhur sözünü söylerdi:
“Bakkal-manav meyvenin sebzenin çürüğünü yer evlat!” derdi. Daha sonraları manav tezgâhını “kazanmıyor” diye kaldırmıştı.
RESMİNİ YAPTIĞIM O BAKKAL NEREDE?
Ben, kitapta gördüğünüz bakkal resmini semtimizdeki bir bakkaldan yola çıkarak yapmıştım. Doğup büyüdüğüm kente son gelişimde resmini yaptığım o bakkalı aradı gözlerim. Benim tanıdığım bakkal yoktu. Dükkânını kapatmıştı.
Onun yerine biraz ileride gencecik bir bakkalla karşılaştım. Daha önce hiç görmemiştim, ya da hep oradaydı da farkında değildim. Selam verip üzeri hasır örgülü boş kürsüye oturdum. Genç bir adamdı Tevfik bakkal, ama prensip sahibi olduğu konuşmalarından belli oluyordu. Dükkânında fazla çeşit malın olmamasını, alışverişlerini peşin parayla yapmasına bağlıyordu.
– Veresiye alırsam toptancının söylediği fiyata uymam gerekiyor, peşin alırsam pazarlık yapma şansım oluyor, diyordu.
– Bakkallık nasıl meslek?, diye soruyorum.
– Eziyetine katlanırsan her meslek güzeldir. Müşterilerin beklentileri bazen çok acımasız oluyor. Dünyanın her yerinde bu böyledir. Müşteri sabah işe gitmeden önce bakkalın açık olması gerekir. Gece yarısı aklına bir şey gelse sokağa çıktığında bakkal yine açık olmalı.
– İki kişi çalışsanız?
– Bir bakkal dükkânı iki evi beslemez. Tek başına olunca da bu eziyete yalnız katlanılmaz. İşte bunları müşteriye anlatamazsın. Anlayan elbette çıkar ama anlamayan daha çok çıkar. Anladığı halde işi anlamamış gibi görünen de çıkar.
– Bakkallık işine atılırken işin neresinden başladınız?
– Beni en çok kira meselesi korkutur. Aybaşı dediğin çabuk geliyor. Kazansan da kazanmasan da kirayı vereceksin. Eskiden dükkân sahipleri daha insaflı olurlarmış. Kiracısının zor durumda olduğunu anladıklarında onlara anlayış gösterip yardımcı olurlarmış. Şimdiki dükkân sahipleri “ya kirayı öde ya da dükkândan çık” diyor hemencecik, sanki çıkmak kolaymış gibi. Yeniden dükkân bulacaksın, bulduğun dükkâna yeni raflar, yeni dolap ve tezgâh yaptıracaksın bütün bunlar kolay mı? Davulun sesi uzaktan hoş gelirmiş. Hadi dükkânı buldun ve yerleştin diyelim. Yeniden müşteri edinmen için en az altı ay cepten yemen gerekecek. Bütün bunları bildiğim için ilk işim dükkânın mülkiyetini almak oldu.
– Akıllıca bir iş! Peki, bakkallık zor mu?
– Zor da söz mü? Bakkalın yüreği mangal gibi, sinirleri çelikten olmalı hatta biraz abartayım isterseniz sinirleri alınmış olursa daha da iyi olur sanırım. Hani derler ya “müşteri daima haklıdır, müşteri veli nimettir” diye. Bana göre veli olan müşteri nimettir. Müşteri senin etten kemikten olduğunu düşünmez. Bu adam ne zaman yemek yer, ne zaman banyo yapar, ne zaman dinlenir, ilgileneceği bir ailesi var mı, yok mu hiç düşünmez. Varsa yoksa kendisidir. Neyse ki kendimi burada sevdirdim. Onlar beni, ben de onları anlıyorum. Şimdilik geçinip gidiyoruz.
– Size göre yaptığınız bu iş bir meslek mi?
– Meslek nedir önce onun bir tarifini yapmak gerek. Meslek insanın yaşamını sürdürebilmek için icra ettiği ve genellikle yoğun bir eğitim, çalışma, bilgi birikimi, seçilen mesleğe bağlı olarak yetenek geliştirmeyi gerektiren ve tüm bu sürecin sonunda kişilerin kazandığı unvanın adıdır diyorlar. Şimdi ben kendime soruyorum. Ben bu işten ailemin geçimini, işimi geliştirecek geliri sağlıyor muyum? Evet, iyi olmasa da sağlıyorum. Bakkallıkla ilgili bir okula gittim mi? Hayır gitmedim. Sanırım hiçbir bakkal da mesleği ile ilgili eğitim görmemiştir. Ama sanırım, azimli ve ilkeli çalışmalarım ve deneyimlerim yaptığım işin bir meslek olduğunu, benim de bu mesleğin erbabı olduğumu gösteriyor.
– Dükkânınızda kaç çeşit ürün olmalı?
– Bakkalların adının neden bakkal olduğunu düşündünüz mü hiç? Bakkallar için “çeşitlerine bak da dona kal” demişler. İşte bu cümlenin “Bak” ve “Kal” hecelerinin birleşimidir bakkal. Bin bir çeşit mağazası derseniz yeridir bakkallara. Yalnız dünyada o kadar çok ve çeşitli ihtiyaç maddesi var ki, bütün çeşitleri bulundurmaya tabii ki biz bakkalların güçleri yetmez. Zaten o kadar çeşitliliği süper marketlerin bile sağlaması çok zor. Bu kadar malı alsanız bile koyacak yer bulamazsınız.
– Doğru… Sizden en çok kimler alışveriş yapar? Çocuklar mı, büyükler mi?
– Açık konuşmak gerekirse bize alışveriş için en çok çocuklar gelir. Aileler alışverişlerini çocuklarına yaptırırlar. Bakkala gitmek için nazlanırlarsa paranın üstüne bir şeker ya da çikolata alması söylenince gitmeye razı olurlar. Bizde bir ekmeğin yanında bir de çikolata ya da bisküvi satmış oluruz.
– Hep dikkatimi çekmiştir. Bakkallar dükkânlarında veresiye veren ve peşin satan tüccar resmi koyarlar. Sizce bu resmin bir amacı var mıdır?
– Müşterinin veresiye teklif etmemesini sağlamak… Sanırım buradaki amaç ‘müşteri gerçeği, görsün bizi veresiye satan tüccarın haline düşürmesin’ diyedir. Tabii anlayana sineğin kanadı saz demişler. Bu resimdeki ders şu bence; veresiye mal satmayacaksın. Bir söz daha, “malım seni verip mi kötü olayım, vermeyip mi?” Cevap olarak atalarımız “verme kötü ol demiş”. Sanırım esnaflarda ilkeli bir şekilde alışveriş etse, herkes herkese saygı duyacak.
– Kırk yıl önce mi bakkal olmak isterdin yoksa şimdi mi?
– Kırk yıl önceki bakkalları bilmem ama herhalde onlar bize göre kraldılar. Biz bugünkü şartlarda kendi yağında kavrulmaya çalışan ve ayakta durma savaşı veren küçük esnaflarız.
– Dükkânınıza malları siz mi alıyorsunuz, dükkânınıza getiriyorlar mı?
– Telefon ederim, listeye göre toptancımız servis arabasıyla gönderir. Toptancıda olmayanları ben gider alırım. Dükkânı kapatıp gidemem. Bu durumlarda eşim evdeki işini bırakıp dükkânın açık olması için ben gelene kadar durur. Eskiden rekabet yoktu. Şimdi aynı malı satanlar çoğaldıkça onlar sizin ayağınıza geliyor. Sanırım bu konuda eski bakkallardan şanslıyız. Eskilerin bu konuda işleri bayağı zor olsa gerek. Her şeyi kendileri gidip alırlarmış.
– Eskiden bakkallarda iğneden ipliğe her şey olurmuş.
– İşsizlik arttıkça insanlar değişik işlere el atmaya başladılar. Bunun sonucu da hemen hemen her mahallede bir tuhafiyeci, bir zücaciyeci hatta bir kırtasiyeci bile var. Bizim bulundurmamız gereken mal çeşidini müşteri gidip oralardan alıyor. Biz de haliyle ıvır zıvır bulundurmaktan böylece kurtulmuş oluyoruz.
– Marketlerden konuşalım istersen. Süperi var, hiperi var, megası var, ne diyorsun bütün bunlara?
– Bu sorun bir tek benim değil, bu mesleği yapanların sorunu bence. Bakkallar birer birer kapatıp gidiyorlar. En son benim yanımdaki bakkal kapattı. Bu mahallenin en eski bakkalıymış. Bu yarış kaplumbağa ile tavşanın yarışına benziyor. Bakkallık bir gün bitecek, apartmanlardan sarkıtılan sepetleri göremeyeceksiniz, bunu görebiliyorum. Müşteri artık bizden alışveriş yapmıyor. Arabasıyla gittiği marketten bagajını doldurup geliyor. Müşterilerimin çoğu habersiz gelen misafiri için veya almayı unuttukları şeyler için bize geliyor. Onlar da ufak tefek şeyler zaten. Hepsi kâr olsa ne olur.
– Dünyaya yeniden gelseniz yine bakkallık yapar mıydınız?
– Ben bu mesleği şimdilik severek yapıyorum. Bir daha yapar mıyım bilemem. Bu zorluklara genç olduğum için katlanıyorum herhalde.
– Çocuklarınızın bakkal olmasını ister miydiniz?
– Çocuklarımın bakkal olmasını istemem. Okuyup mevki sahibi insanlar olmalarını isterim. Artık nerdeyse bakkallık bile belirli bir kültür sahibi olmayı gerektiriyor. Ne iş yaparsan yap, onun öğrenimi yapılmalı.
– Sizden çok güzel cevaplar aldım. Teşekkür eder, sabırlar dilerim.
Tevfik bakkalın bize diyecek çok şeyi vardı ama bizim çok zamanımız yoktu.
Bakkala gönderilen çocuklar
Çocukluğumun bakkalı da mesleği bırakmıştı. Bunu da Tevfik bakkaldan öğrenmiştim. Bir duygu seli içinde eskilere dalıp gitmiştim. Annem bana bakkaldan her gün mutlaka bir şey aldırırdı, ya domates ya biber ya da herhangi bir ihtiyaç maddesi…
O zamanlar ekmek fırıncıdan değil sabahları bakkaldan alınırdı. Yatağımdan beni kaldırır, daha yüzümü dahi yıkamadan elime tutuşturduğu bozukluklarla beni bakkala gönderirdi. Çabuk olmam için de sıkıştırırdı. Çabuk gideyim diye ayağıma büyüklerimin takunyalarını giyer sokağa kendimi dar atardım.
Zaten herkes eve girerken ayaklarına giydiklerini düzgün çıkarmazlardı. Pabuçların ya da takunyaların bir tekini bulduysanız öbürünü mutlaka arardınız. Bu da zaman kaybı demekti. Allah bilir ayaklarından çıkarırken nereye fırlatmışlardı.
Rastgele giydiğim takunyalar bazen ayağıma hayli büyük gelirdi. Yürürken yolların da bozuk oluşundan olsa gerek takunya ters döner tasması kopardı. Bir teki elimde diğer teki ayağımda bakkala seke seke öylece gider gelirdim. Kendi pabuçlarımı giymediğim içinde her defasında evdekilerden azar işitirdim.
Bakkalın önünde her sabah gördüğüm üç-beş çocuk mutlaka olurdu. Uykulu gözlerini ovarak ya da esneyerek benim gibi bir şeyler almaya gelmişlerdi. Aralarında oyuna dalıp ne alacağını dahi unutanlar olduğu gibi elindeki parayı düşürenler de olurdu. Sonrası mı anlatmaya gerek var mı?
Maçı, başlamadan kaybetti bakkallar
Bakkallığın yok olma sebeplerinden birisi de sokak aralarında traktörler ve arabalarla sebze meyve satan seyyar satıcılardı. Bunlar 1985 yılında Nesli Çölgeçen’in yönettiği, baş rolünü Şener Şen’in oynadığı Züğürt Ağa filmine de ilham kaynağı olmuştu. Köyden şehre göç eden insanların iş bulamadığı zaman çaresizlikten yapacağı işlerden biri seyyar satıcılıktı.
Bu insanlar halden aldıkları sebze ve meyveleri doğrudan halkın ayağına getiren çerçiler gibiydiler. Böyle olunca da halkın bakkaldan satın aldığı çeşit sayısı da azaldı. Müşteriler sadece veresiye alacağı şeyler için bakkala geliyorlardı.
Bir bakıma seyyarlardan peşin parayla, bakkaldan ise veresiye alışveriş yapma modası başladı. Elbette bu durum bakkalları çok zora soktu. Onlar tüccardan peşin alıyor, kendileri ise veresiye iş yapıyorlardı. Sattıkları ürün çeşidi de bir hayli azalmıştı. Getirdikleri yeşillikler tezgâhlarda kalıyor, satılmıyordu. Bakkallar seyyarlarla bu konuda yarışamadılar. Maçı başlamadan kaybettiklerini sonra anladılar. Sebze ve meyve tezgâhlarını teker teker kaldırdılar. Yalnızca kuruluk satışına ağırlık verir oldular.
Bir bir kapanıyor kepenkleri
Şehir merkezlerinde açılan ve iğneden ipliğe her şeyin satıldığı marketlerde eklenince kepenklerini bir bir kapatmaya başladılar. Zaten zar zor yaşam mücadelesi veren meslek, haliyle son günlerini yaşar hale geldi.
Eskişehir’de bu mesleği 45 yıldır yapan Şükrü Bey ile yaptığımız kısa sohbetten de anlaşılıyor ki aslında belediye yasalarına göre hiper marketler kent dışında olması gerekiyor. Büyük marketlerin kentin her bölgesinde mantar gibi çoğalmasının bakkal esnafı olarak onları çok zor durumda bıraktığını söylüyor.
Geçmişteki karma karışık dükkânlar yerine, şimdi şık raf sistemi, bakımlı, temiz ve alımlı halleri ile bakkallar, market zincirleri arasında yaşamaya çalıştıklarını ifade ediyor.
Eskiden veresiye olarak verilen ve borç defterlerine müşterileri rencide etmemek için isimleri ile değil “yukarıdaki teyze” gibi isimlerle tanımlanırmış. Şükrü amca “eski bakkalların daha güler yüzlü, sıcak muhabbetli ve zor günlerinde mahalle halkının yanında olduklarını” söylüyor.
O zamanın mahalle halkının borçlarına sadık olduğunu da söyleyen Şükrü Bey artık böyle bir veresiye sistemini uygulamanın zor olduğunu kimsenin borcuna sadık kalmadığını belirtiyor. Bunun üzerine meslektaşlarının eskiden şimdikilere göre daha merhametli insanlar olduğunu da söylüyor. Öyle ki eskiden bir bakkalın müşterisine “ben bu sabah siftah ettim, karşıdaki komşum daha siftah etmedi ondan alın” diyebilirmiş.
Toplumsal ilişkilerin giderek yozlaşmakta olduğu günümüzdeyse, bu tarz bir yaklaşıma rastlamak neredeyse imkansız hale gelmiştir.

