CİLTÇİLİK (MÜCELLİTLİK)
Ortaokul yıllarımızda diğer derslerimizin arasında bir de “elişi” dersimiz vardı. Bu derste öğretmenimiz zımpara kâğıdını kullanmasını, gomalak ve mavi ispirtodan cila yapmasını öğretmişti. Çizilen sıralarımızı derste zımpara yapar sonra da cilalardık. Sıralarımızı emek verip yenilediğimiz için de kendi malımız gibi gözetirdik. Bana göre, devlet malını korumak için o yıllarda verilen iyi derslerden biriydi elişi dersimiz. Bunun yanında dağılan defter ve kitaplarımızı cilt yapmasını da yine elişi dersimizde öğrenmiştik. Ciltlediğimiz kitaplardan bugüne kadar gelenlerine gözüm gibi bakıyorum.
Gençlik yıllarımda yıpranan kitaplarım olduğunda hemen sahaflardaki ciltçinin yolunu tutar, kitaplarımı korumaya aldırırdım. Bazen de ustanın yanına oturur onun çalışmalarını merakla izlerdim.
Eşimin öğrencilik yıllarında okuduğu kalın kimya ve fizik kitaplarını da yine bu ustaya ciltlettirmiştim. Yırtılmış sayfaları aynı bir kuyumcu titizliğiyle tek tek yapıştırıp yama yapardı. Parçalanmış, yok olmaya aday bir kitabı kurtardığında da çok mutlu olurdu, ölmek üzere olan bir hastayı kurtaran iyi bir cerrah gibi. Şimdi bu yazıyı onun ciltlediği kitaplara bakarak yazıyorum desem sanırım abartmış olmam.
Sahaflardaki dükkânlar artık yeni kitap satan dükkânlara dönüştü. Benim kitaplarımı ciltleyen mücellidin de ne kendisi, ne de dükkânı var artık.
Kaldırımlarda eski kitapları alan ve satanlara rastlamak günlük hayatın parçasıydı. Yıpranan kitapların ömrünü uzatmak, onu gelecek nesillere bırakmak, bakıma muhtaç kitapları ancak ciltçilerin maharetli ellerine teslim etmekle mümkündü.
Ciltçilerin dükkânları bir bakıma hastane, kendileri de kitapların doktoruydu. Birçok meslek gibi ciltçiliğin de son ustaları ile birlikte yaşamaktayız. Günün birinde yaptıkları güzel iş ve kendileri sessizce toplum hayatından çıkıp gidecekler. Biz onların yokluğunu ne yazıktır ki bize gerekli olduklarında anlayacağız. Dilerseniz şimdi ciltçilik nedir, nasıl yapılır, bu yazımızda bunu anlatmaya çalışalım.
CİLT VE ÇİLTÇİLİK NEDİR?
Büyük Larousse, cildi uzun süre kullanılması gereken bir kitabın üzerine, genellikle deri ya da işlenmiş bir bez geçirilen karton kap olarak tanımlıyor. Aynı kaynakta da ciltçilik bir eserin sayfalarını bir araya getirip onu süslü ve koruyucu sert ya da yumuşak bir kapla kaplamaya yönelik olarak yapılan iş şeklinde tanımlanırken, bu işi yapan kimseleri de ciltçi ya da mücellit diye tanımlanıyor.
ÇİLTÇİLİĞİN TARİHÇESİ
Orta Asya Türklerinin ciltçilikte deri kullandıklarını ve deri üzerine madenden süsleme yaptıklarını İngiliz A. Stein ve Fransız P. Pelliot isimli araştırmacılar tarafından gerçekleştirilen Bin Buda (Tung Huang) mağaralarında yaptıkları kazılar neticesinde öğrenmekteyiz.
Yine ilk Türk ciltlerinin 7. ve 8. yüzyıllarda Doğu Türkistan’da yaşayan Uygur Türklerince yapıldığını, Kara Hoca kazılarında bulunmuş ciltli kitap örneklerinden anlıyoruz. Uygur Türklerinin İran’a ve Halife Mutasım zamanında Samerra’ya (Irak) gelmelerinin, ciltçilik sanatının bu bölgelerde yaygınlaşıp gelişmesinde etkili olduğu bilinmektedir.
Orta Asya’ya mahsus bir sanat olan ciltçilik Türklerin İslâmiyeti kabulü ile birlikte büyük gelişme göstermiş, Türk cilt sanatının gelişimine Osmanlı Sarayı’nın özellikle büyük etkisi olmuştur. 16. yüzyıldan itibaren Osmanlı ciltçiliği Türk ve İslam sanatının en büyük temsilcisi olarak varlığını 20. yüzyıla kadar sürdürmüştür
OSMANLI SARAYI CİLTÇİLERİ
Osmanlı Devleti’nde serbest olarak çalışan ciltçi esnafının yanında bir de Topkapı Sarayında, Saray kütüphanelerinin ve resmi dairelerin cilt işlerini yapan “Cemaat-ı Mücellidan-ı Hassa” adlı bir teşkilat kurulmuştur. Serbest esnaf olarak çalışanların, “Ehl-i Hiref Teşkilatı” içinde bir loncaları vardı ve usta-kalfa-çırak ilişkisi sürdürülüyordu.
Saray ciltçilerine sermücellit (baş ciltçi), serbölük (bölükbaşı), seroda (odabaşı), serkethüda ya da kethüda gibi unvanlar verilmişti. 16. yüzyılın başından 18. yüzyılın sonlarına değin Topkapı Sarayı mücellitleri arasında Yedikuleli Alaettin Mehmet Çelebi, Süleyman Çelebi, Kara Mehmet, Mehmet Yadigâr, Mehmet Abdi, Pir Davut, Cafer Eyyubi, Ali Yusuf, Süleyman Emektar, Hasan Bin Ahmet, Mehmet Halife, Hatif Ali sayılabilir. 18. yüzyılda yaşamış ünlü tezhip ve lake ustası Ali Üsküdari de dönemin ünlü ciltçileri arasında sayılmaktadır.
TÜRK-İSLAM CİLT SANATINDA ÜSLUPLAR
Ciltler teknik özelliklerinden çok malzemelerine ve süslemelerine göre birbirinden ayrılmış ve Hatayi, Herat, Arap, Halep, Rumi, Mağribi, Memluk,Türk, Lake, Buharayı Cedit gibi üsluplarda yapılmışlardır. Arap, Memluk, Rumi ve Mağribi üslupları 13. ve 14. Yüzyıla kadar büyük gelişme göstermiş, Hatayi ve Herat üsluplarının klasik tarzda gelişmesi 18.yüzyıla kadar devam etmiştir.
Klasik üslup olarak adlandırılan bu iki üsluptan Hatayi, Buhara, Kaşan, Şiraz, Diyarbakır, Bursa ve Edirne’de gelişimini sürdürmüştür. 17. yüzyıldan sonra klasik cilt tarzı yerini yeni üsluplara bırakmıştır. Çiçek resimlerinin stilize edilmesiyle İran’da gelişen “Şuküfe” üslubu yanında insan ve hayvan tasvirlerinin üzerine vernik sürülmek suretiyle “lake” üslubu doğmuştur.
18. yüzyılın sonlarına doğru Türk cilt sanatında “Barok” ve “Rokoko” üslupları ile Batı ciltçiliğinin etkileri görülmüştür. Osmanlı ciltlerinde manzara, arabesk ve canlı motiflerine rastlanmaz. En çok bulut, penç, yaprak, gonca, nilüfer yaprağı, ıtır yaprağı, gül gibi motifler kullanılmıştır. Memluk ve Selçuklu ciltlerinde ise stilize edilmiş motiflerle birlikte arabesk motiflerine de yer verilmiştir.
Ciltçilik mesleğinin yaratıcılığının sergilendiği nadide eserler artık müzelerde koruma altına alınmış, her biri bir hazine değerindedir.
CİLT YAPMAK İÇİN İHTİYAÇ DUYULAN MALZEMELER
Bu meslekte demirbaş olan malzemelerle demirbaş olmayan malzemeler vardır. Demirbaş olarak sayılabilecek malzemeler şu şekilde listelenebilir: Giyotin (kesme makinesi), işkence (pres), dikiş tezgâhı, biz ve çeşitli dikiş iğneleri, demir gönye, demir cetvel, çekiç veya tokmak, pergel, deri bıçağı, ip kıskacı, ıstaka, iskarpela, testere, tahta kalıplar, değişik puntolarda kurşun harfler, yaldız baskısı için kumpas, deri taşı, zımpara kâğıdından eğeler, boya çanakları, fırçalar, boya serpmek için teller ve sert fırçalar.
Tutkal, mukavva, ciltlik kağıt, bez veya deri, kaplık karton, şerit, şiraze, iplik, balmumu, kınnap, şekerli bez dediğimiz tela, yaldızlama için altın varak ise demirbaş olmayan malzemelerdir. Şimdi bu malzemelerin cilt yaparken nerelerde ve nasıl kullanıldığını anlatalım.
TÜM BU MALZEMELER NE İŞE YARAR?
İşkence yani pres, ciltlenmiş kitabın formunun bozulmaması için onu sıkıştırmaya yarar. Pres her şeyden önce kitabın kamburasının bozulmamasını sağlar. Kambura cildin sırtına estetik açıdan güzellik sağlamak amacıyla verilen yuvarlaklığın adıdır. Çekiç veya tokmak kambura yapımında kullanılır.
Sırt dikişi yapmadan önce kıl testere ile kitabın sırtına üst, alt ve ortadan olmak üzere üç oluk açılır ve bu oluklardan “kınnap” denilen kalınca bir iplik geçirilir. Formaların arasından geçirilen dikiş ipliği sırttaki oluklarda bulunan kınnaplara dolandırıldıktan sonra tekrar formanın içine sokulur. Bu hareket sırtta açılan oluk sayısı kadar tekrar edilir. Bir turdan sonra ikinci formaya geçilir. Bu işlem son forma bitene kadar sürdürülür. Kınnabın uçları dağıtılır yani elyaf haline getirilir, tutkallanarak kitabın kapağına teker teker yapıştırılır. Eskiden ipek iplik, hatta ibrişim kullanılırmış fakat şimdilerde bu işi yapan ustalar ucuza mal etmek isteyenler için normal dikiş ipliği kullanmaktalar.
Giyotin, ciltlenmiş kitabın sırt dışında kalan üç tarafının tıraş edilmesini sağlar. Ciltlenen kitabın kenarlarında tıraş edilecek kadar payı yoksa sıfır numara zımpara kâğıdı kullanılır. Giyotin kadar temiz yüzey elde edilemez ama kitabın kenarlarını düzlemek için bu yöntem kullanılır. Burada ustanın mahareti ön plana çıkar. Cilde estetik yapmak gerektiğinde de boya fırçaları, serpme telleri devreye girer.
ALTIN VARAK
Kitabın adı veya yazılacak başka yazılar varsa “ciltçi kumpasına” istenilen puntoda kurşun harfler yazıyı oluşturacak şekilde dizilir. Daha sonra bu harfler gaz ocağında veya daha da eskilerde mangal kömüründe, hafif ısıtılır. Kapağın yazı gelecek yerine “altın varak” düz şekilde konur. Kumpastaki yazı bu varak üzerine kuvvetlice bastırılır. Isıtılmış varak cilt kapağına geçer yapışır. Burada varağın yaprak anlamına geldiğini not etmekte fayda var.
Mukavva dediğimiz kalın karton ise kapağın ana maddesini oluşturur. Kitabın kalınlığına yani sayfa adedine göre mukavvanın kalınlığı seçilir. Kapakların üzerine hakiki cilt bezi, cilt bezi taklidi süslü kâğıtlar, plastik bezler, deriler veya suni deriler geçirilir. Sağlam bir cilt isteniyorsa deri kapaklı dikiş sistemi önerilir. Ucuz bir cilt için kâğıt veya karton kapağa yapıştırma sistemi uygulanır. Fakat iyi bir cilt ustası müşteri ısrar etmedikçe yapıştırma sistemini kullanmaz.
ŞİRAZE
Ciltlenmiş bir kitaba yandan baktığınızda dipte görünen alacalı bir iplik vardır, şiraze işte onun adıdır. Ciltçilikte kitap yapraklarını düzgün tutmaya yarayan ince örülmüş şeride verilen isimdir. Eski ciltlerde kitap sırtına geçirilen şiraze, formaları sağlam tutmaya yarayan ibrişim iplikten yapılmış örgüydü. Bugün ise sadece cildin görünen yerine süs olarak yapıştırılıyor. Şirazenin görünen kısmına yapıştırılan veya dikilen çeşitli renklerdeki ince kurdeleye “ayraç” denir. Ayraç, kitabı okurken hangi sayfada kaldığımızı belirlemek için sayfa arasına bırakılır.
Ciltçiler tutkal olarak “mercimek tutkal” diye tabir edilen sıcak tutkal kullanmayı tercih ederler. Günümüzde adına Amerikan tutkalı da denilen beyaz tutkal kullanılıyor fakat bu sıcak tutkal kadar sağlıklı olmuyor. Özellikle de tek yapraklı kitapların yapıştırılması esnasında eğer kitap kuşe kâğıda basılmışsa sırtına yapışkan bez (“tela”) geçirilmemişse kitap yapraklarının bir süre sonra dağılması kaçınılmazdır. Bir de eskiden cilt ustaları “çiriş” denilen toz halinde bulunan bitkisel bir yapıştırıcıyı sulandırır, bir nevi çamur haline getirmek suretiyle kullanırlarmış. Çiriş denilen bitkisel yapıştırıcı, saraçlık mesleğinde de çokça kullanılırdı. Saraçların bezden dikilen önlükleri parmaklarındaki çiriş artıklarının sürülmesiyle meşin gibi sertleşirdi.
CİLT ÇEŞİTLERİ
Dikişli cilt: Adından anlaşılacağı üzere formaların birbirine iplik ya da tel kullanılarak dikilmesi ile yapılmış cilttir.
Saplama cilt: İyi bir ciltçi mecbur kalmadıkça bu yönteme başvurmaz. Zira iplikle ya da telle yapılan saplama dikiş hem kitabın kullanımını engeller hem de uzun ömürlü olmaz.
Dikişsiz, ya da yapıştırma cilt: Formaları tutkal kullanarak yapıştırmak suretiyle yapılır. Bugünkü makine ciltçiliği bu sistemden yola çıkılarak meydana getirilmiştir. Tek yaprak halinde olan sayfaların ciltlenmesi için yapıştırmaktan başka çare de yoktur.
Kılavuzlu cilt: Kapakların tek, çift ya da üçlü kılavuzla bezendiği cilttir.
Kordonlu cilt: Forma kınnaplarının kitabın sırtında küçük çıkıntılar oluşturduğu cilt.
Tam parşömen cilt: Cildin sırt ve kapaklarının aynı tip deri ya da bezle kaplandığı cilt.
Yarıklı cilt: Forma kınnaplarını geçirmek için yaprakların sırttan yarıldığı cilt.
KLASİK BİR CİLTTE BULUNAN ÖZELLİKLER
Daha önce de değinildiği gibi esas malzeme deri ve mukavvadır. Deri ıslatılıp yumuşatıldıktan sonra el bıçkısı ile kâğıt inceliğinde tıraş edilir. Keçi derisinden yapılan cilde “sahtiyan cilt”, koyun derisinden yapılana da “meşin cilt” denir. Klasik bir cilt dört parçadan ibarettir: Sağ (üst) kapak, sol (alt) kapak, sertab ve miklab (miklep).
Üst kapak kitabın önünde bulunur ve sırtla alt kapağa bağlanır. Sertab, miklabla alt kapak arasında kalır. Sertab, kitap kapandığı zaman sayfaların kenarlarını örten kısım olup alt kapakla birlikte hareket eder. Miklab ise kitabın sayfaları arasına sokulan ve sertaba bağlı olan parçadır.
Klasik ciltlerde şiraze elle örülür. Kapak kitap boyutundadır ve dışarı taşmaz, kitabın sırtı düzdür ve yazı bulunmaz. Süslemeler ise her iki kapak ile sertab ve miklab üzerine yapılır. Ciltlerin bezemeleri genellikle deri üzerine kabartma yapılır ve bazı kısımları yaldızla boyanır. Kapak üzerinde ortada “şemse” denen oval ya da yuvarlak süsleme vardır ve bunun uzantılarına “salbek” denir.
SÜSLEMELERE GÖRE ADLANDIRILIR
Ciltler, kullanılan malzemeye ve kapak süslemelerine göre adlandırılır. Cildin kenarları deri ve ortası kâğıt, kumaş, ebru ile kaplanmışsa “çarköşe” veya “ciharguşe cilt” adını alır. Deri üzerine ipek ya da altın iplikle el işlemesi yapılır.
Orta göbek ebru, ipek ya da atlas kumaşla kaplanırsa “kumaş”, kadife ile kaplanırsa “zerduva”, altın sırma işlemeli kumaş ile kaplanırsa “zerdüz”, cilt yaldızlandıktan sonra motifler kalıpla basılmışsa “gömme cilt”, yekşah denilen aletle motifler çukurlaştırılmışsa “yekşah cilt”, kapağı üzerine ezilmiş varak altını ile dört dilimli yaprak motifinde parmaklık tarzında geometrik çizgiler çekilen cilt de “zilbahar” veya “kafes”, motiflerin üzerinde tek renk deri yerine renkli deriler kullanılmışsa “mülevven cilt”, kâğıt veya deri dantel gibi oyularak işlenmişse de “müşebbek şemse cilt” denir. Aynı zamanda “katı’a” denilen bu süsleme, genellikle cildin iç kapaklarında görülür. Mülemma şemse ciltte zemin ve motiflerin her ikisi de altın ile süslenir. “Altın cetvelli” ciltte kapağın etrafına altın bir çerçeve çekilir. “Zencirekli cilt”te ise bu çerçeveler birkaç çizgiden oluşmuş ve bu çizgiler arası altın yaldızlarla bezenmiştir.
ESKİ KİTAPLARI HAYATA KAZANDIRMAK
Değerli arkadaşım Fevzi Günenç’le beraber röportaj yapmak üzere gittiğimiz son ciltçi ustalarından biri olan Hüseyin Sözmenoğlu bizi oldukça sıcak karşılıyor. Cilt dikiş takımı, pres, giyotin, altın varak basma kumpası, kurşun hurufat (harfler) vb. giderek daha az kullanıldıkları için sanki hüzünle bakıyor bize.
Bunların yanında ciltlenmiş, ciltlenmek üzere hazırlanmış kitaplar görüyoruz. Mesleğinin dünü, bugünü hakkındaki düşüncelerini öğrenmek istiyoruz Hüseyin Usta’dan.
“Ben çocukken ciltevine günde en az yirmi, otuz kitap gelirdi. Şimdilerde ise bu kadar kitap ancak bir ayda geliyor” diyor. Bir yandan sorularımıza cevap veriyor, bir yandan da incitmemeye çalışarak yapraklarını okşar gibi ciltliyor elindeki kitabı son cilt ustası.
“El işi ciltçiliğin son yıllarını yaşadığı görüşünde misiniz siz de?” diye soruyoruz. Buruk bir cevap veriyor.
— Ne yazık ki öyle… Gerçi ben el işi ciltçiliğin ölmemesi için direniyorum ama teknolojiyle savaşmak kolay değil. Bizim birkaç saatte yaptığımız işi makine artık bir dakikada yapıyor. Hem de çok ucuza…
Makine işçiliği ile el işçiliğinin aynı olup olmadığını soruyoruz. “Aynı olur mu?” diyor. “Bizim ciltlerimizi kaleden atsan dağılmaz. Oysa makine ciltlerinin çoğu birkaç okuma sonunda darmadağın olur. Nedeni makine cildinin kitabın sırtına beyaz tutkal sürülerek yapılıyor olması, dikiş filan hak getire. Özellikle de kuşe kâğıda basılmış olan ciltler yeterince sağlıklı olmuyor” diyor ve el işçiliğiyle yapılan ciltlerin sağlam oluşunun teknik nedenleri hakkında bilgi veriyor.
— Biz cildin sırtına üç yerden, tel testereyle oluk açarız. Sonra her formanın içinden geçirerek sağlam ipek iplik kullanarak oluğa yerleştirdiğimiz kınnaba dikeriz. Cildin uzun ömürlü oluşunun nedeni, bu dikiş sırasında kitabın sırtına geçirilen, şiraze adı verilen ve kitabın sırtına ağaç tutkalıyla yapıştırılan bezdir.
— El işi ciltle makine cildi ilk bakışta fark edilir mi?
— Elbette. Ciltlenmiş kitabın ardına bakın. Üst bölümde süslü hafif bir çıkıntı görürsünüz. Bu şirazedir. Makine ciltlerinde böyle şiraze olmaz.
Mesleğini sevdiği kitapları ciltlerken sever gibi davranmasından belli. Bunun nedenini de şöyle açıklıyor: “Bir doktor, yaşamını yitirmek üzere olan bir hastasını yeniden hayata kavuşturmanın sevincini nasıl yaşar? Ben de tamamen dökülmüş, artık ele alınmaz hale gelmiş olan kitapları ilk basıldığı günkü kadar iyi hale getirince çok mutlu oluyorum. Bir çocuğu büyütmek gibi, kafesteki kuşunuza, akvaryumunuzdaki balığınıza bakmak gibi bir şeydir bu.”
— Peki, yeteri kadar para kazandırıyor mu bu iş size?
— İyi, kötü kazandırıyor elbette. Aslında ben kanaatkârım. Kazancım az da olsa, bereket versin diyorum.
Ciltlediği kitapların çoğundan pek az para alıyormuş. O eski kitapları hayata kazandırmak yetiyormuş kendisine. Çok eski bir baskısı olduğu sararmış sayfalarından belli olan bir Kur’an-ı Kerim cildini haklı bir gururla gösteriyor. “Bu kitap bize geldiğinde bütün yaprakları dokunsan un ufak olacak gibiydi. Kenarları tırtık tırtık olmuştu. Görüyorsunuz ne kadar sağlam, ne kadar zarif bir hale gelmiş.”
İlk cilt işini yapıp bitirdiğinde, sevmiş, öpmüş ellerini, parmaklarını. “Bu kitaba bu hayatı siz kazandırdınız, bu sevinci bana siz yaşattınız…” demiş. Bundan sonradır ki artık tutkuya dönüşmüş bu meslek onda. 25 yıldan beri de sürdürüyormuş çok severek yaptığı bu işi Hüseyin Sönmezoğlu. “Yaşadığım sürece yaşatacağım mesleğimi,” diyor. “Benden sonra ne olur, artık orasını bilemem.”
KAÇINILMAZ SON
Sanat olarak elle yapılan cilt işçiliği, yazılarıma ve resimlerime konu olan diğer meslekler gibi makinelere yenik düştü. Bu işi tek tük yapan ustalar bulunsa da, onlar da diğer kaybolan ve kaybolmaya başlamış mesleklerde olduğu gibi çırak bulamıyorlar. Tıpkı bilimkurgu filmlerindeki gibi, makineler geleceğimizi şekillendirecek. Galiba bu kaçınılmaz sonumuz, ne dersiniz? Selâm olsun yaptıkları işe elleriyle, parmaklarıyla hayat kazandıran son ustalara.
Kaynakça:
1. Büyük Larousse
2. Türk Dil Vakfı Ansiklopedisi
3. İsmek Dergisi
4. Ayla Güleç, M.S.G.S. Sosyal Bilimler Enstitüsü, Y. Lisans Tezi

