MACUNCULUK
Bir bağlayıcı ve bir katkı maddesinden oluşan, delikleri, yarıkları kapamak, kırıkları onarmak, nemden korumak amacıyla bir yüzeyi sıvamak için kullanılan hamursu maddeye macun denir. Macunun tarifi sözlüklerde bu şekilde veriliyor. Diş macunu, astar olarak çekilen macun, cam macunu, aşı macunu, şekerleme macunu, gomalak macunu, marangoz macunu, gemici macunu, mesir macunu, lohusa macunu gibi pek çok çeşidi bulunmakta. Ancak bizim yazımıza konu olan şekerden yapılanıdır.
Özellikle parklarda, bayram yerlerinde, okul önlerinde, kermeslerde macun şekeri satanlara rastlamak mümkündü. Satışta hedef kitle ise çocuklardı.
Aziz Nesin, Orhan Kural’ın “Dünya Döndükçe, İnsan Gezdikçe” kitabındaki önsözünde şöyle diyor macun hakkında “Bu güzel, yararlı gezi kitabını, eskiden —altmış yetmiş yıl önceleri— bir yandan klarnet çala çala mahalle aralarında dolaşarak bakır sini içinde sattıkları o renk renk macunlara benzettim. Anlatılan ülkeler ve oradaki canlı coğrafya da renk renkti. Bir çubuğa sarılı olarak yağmur sonunun bu ebemkuşağı renklerini çocuklar doyumsuzca yer dururdu”… Ne de güzel betimliyor Aziz Nesin usta macunu. Bana göre macunun bir adı da “somur bitmez”di. Hiç bitmeyecekmiş gibiydi ellerimizde tuttuğumuz macunlarımız.
MESİR MACUNU
Söz macundan açılmışken kuvvet ilacı olarak nitelendirilen mesir macunundan bahsetmeden geçmek olmaz.
Yavuz Sultan Selim’in eşi, Kanuni Sultan Süleyman’ın annesi, Ayşe Hafsa Sultan Manisa’da hastalanır. Sultan Camii medresesinin başına getirilen dönemin ünlü hekimi Merkez Efendi, 41 çeşit baharatın karışımından yaptığı macunla sultanı iyileştirir. Ayşe Hafsa Sultanı iyileştiren bu macundan diğer hastalara da verilmeye başlanır. Hastalara da şifa veren macuna halktan gelen isteğin artması üzerine, Ayşe Hafsa Sultan kağıtlara sardırılan macunun Sultan Camisi’nin minarelerinden saçılmasını buyurur. Halk her yıl Mart sonunda Sultan Camisi’nin önünde toplanır ve böylece Manisa mesir şenlikleri doğar. Geleneksel kutlamalarla her yıl halka da dağıtılmaya başlanır.
Günümüzde de mesir zamanı Manisa’da bir bayram havasına dönüştürülmüştür. Hayır kurumları tarafından büyük kazanlarda hazırlanan mesir macunları halka bedava dağıtılmaktadır. Bu gelenek 1540 yılından beri sürdürülmektedir.
Manisalı şekerciler tarafından türlü renk ve görüntüler verilerek üretilen mesir macunları, yılın bütün aylarında şık paketlerde hediyelik olarak da satılmaktadır.
BANA KARIŞIK MACUN VERSENE
Geçenlerde Kavaklık mesire yerinde dolaşırken sehpasının üzerindeki tepside rengârenk macunları satmaya çıkmış bir macuncu gördüm. Çocukluğumuzun sevgili macununa kavuşmanın özlemi ile “Usta, ver bakalım bana iki karışık macun,” dedim.
Macuncu tuhaf tuhaf yüzüme baktı, artık benim yaşıma gelmiş insanlar nasıl olur da macun isterler diye ama o da aşka geldi. Kıvrak hareketlerle çubuğa sardı allı yeşilli, sarılı macunları. Hem macunumu yalıyor hem de konuşuyordum macuncuyla.
— Sanırım macun eskisi kadar çok satılmıyor. Geçimini sağlamak için başka neler satıyorsun?
— Pamuklu şeker, balon, elma şekeri, simit, halka tatlısı filan gibi şeyler satıyorum. Arada sırada da macun… Çocuklar nereden öğrenmişlerse “macun yok mu?” diye soruyorlar. O zaman bunu da bulundurayım diyorum. Sanki sırtımda taş mı taşıyorum. Hepsi küçücük bir tepsi, ağırlığı ne ki…
— Macunu kendin mi yaparsın, hazır mı alırsın?
— Kendim yaparım. Annemden öğrendiğim usulle yapıyorum. Annem evde bize yapardı. Ben de arkadaşlarıma tattırırdım, onlar da çok beğenirlerdi. Anadolu’da erkek çocukları okul tatillerinde meslek öğrensin diye bir ustanın yanında işe koyarlar. Ben de annemin yaptığı şekerli tatlıları tatil günlerinde satıp para kazanmaya başladım. Şekeri koyu kıvama gelene kadar kaynatırdı. İçine limon sıkardı. Limon olmazsa katılaşırmış. Sonra onu mermer tezgâhın üzerinde iyice yoğururdu. Çubukları da çakımla ben yontardım. Böylece hem derslerime devam ediyor hem de para kazanıyordum. Ancak çocuklar farklı macunlar istiyorlardı. Soruyorlardı limonlusu, nanelisi, çileklisi, vişnelisi yok mu diye. O zaman araştırdım, aradığımı buldum. Bakkallarda, marketlerde meyve konsantresi satılır. Vişneli, elmalı, şeftalili, limonlu, çilekli meyve konsantreleri… Bunlardan birer kutu alıyor, artık tam istediğim renkte, kokuda çeşit çeşit macunları kendim yapıyordum. İşi büyüttüm. Beş altı gözlü macun kabı yaptırdım. İçine her renkte, her kokuda macunları doldurdum. İyi satış yapıyordum. Arada bir bunları nereden alıyorsun diye soranlar olurdu. “Ben de satmak istiyorum” diyorlardı. Bu bana bir fikir verdi. Benden alabilirsiniz diyerek toptan üretim işine giriştim. Çok kazanıyordum. Annem “Oğlum bu iş, iş değil. Gel yanımda kuaförlük öğren.” diyordu ama onu dinlemiyordum. Ben kendi işimi kurmuştum ve bundan çok memnundum. Sonradan pişman oldum tabii. Artık kimse macun yemiyor. Macunculuk iş olmaktan çıktı. Keşke annemi dinleyip kuaför olsaydım dediğim çok olmuştur.
Profesyonel anlamda işi ilk yaptığında 15 yaşındaymış. 30 yıl önce başlamış macunculuğa. Anlattıklarını kitaba yazacağımı öğrenince çok sevindi.
— Meşhur olacağım desene, resmimi de çek oldu olacak, dedi omzumdaki makineye bakarak. Kırmadım, fotoğrafını da çektim. Çubuğa bolca macun sardı, ikram etti. Uzattığım parayı almak istemedi ama ısrarıma da direnmedi. Parktaki bir bankın üstüne oturup macunumu yalamaya başladım. Çocukluğumu yaşıyordum o anda. Ama ne yazık ki sokaklarda bir tepsi içinde allısı, güllüsü, nanelisi, limonlusu olan, küçük bir çubuğa sarılarak çocuklara sunulan macun artık eski rağbeti göremediğinden, yavaş yavaş ortadan kalkmaktadır.
BAYRAM YERLERİNDE RASTLARDIM
Özellikle bayram yerlerinde rastlardım macun satıcılarına. Tablalarındaki rengârenk, kıvamlı şekerlemeyi küçük tahta çubuklara itinalı ve ölçülü şekilde nasıl da sararlardı. Yeşil, beyaz, mavi, turuncu ya da sarı renkli macunların hangisinden istenirse ellerindeki küçük kaşıkla tahta çubuğun ucuna dolayıp sabırsızlıkla bekleşen çocuklara tebessümle uzatıp verirlerdi. Ağzımızda hemencecik eriyip gitmezdi. Dondurma ya da elmalı şeker gibi yalayarak yerdik. Ağdalaştırılmış şekerden yapılan macun kolay kolay erimez, bizi epey meşgul ederdi. Çeşitli koku verici maddeler, şeker boyası, bazen dövülmüş kuru yemiş, susam, haşhaş tozu katıldığı da olurdu. Macun satıcıları genellikle macunu yapan ustalardı. Yapanın maharetine bağlıydı içindeki malzemenin çeşitliliği ve tadının güzelliği.
MACUN TABLASI
Macun satanlar bunun için özel olarak macun tablası diğer bir adıyla macun teknesi yaptırırlardı. Tekne ahşaptan olacaksa bu iş için külekçilere müracaat edilirdi. Beyaz dut, siyah dut, ceviz ve genellikle de sultani söğüt ağacından yapılan enli kasnak çember şeklinde bükülür ve dibi kapatılıp içi de bölmelere ayrılırdı. Çeşitli renklerdeki macunlar birbirine karışmadan bu bölmelerde satışa sunulurdu. Dış ortamın tozundan muhafaza içinde kalın temiz bir örtü ile tablanın üzeri örtülürdü. Bazen de yine bölümlere ayrılmış çinko ve sarı bakırdan yapılan tekneler de kullanılırdı ancak sağlıklı olanı külekçilerin yaptığı ahşap tablalardır.
MACUN CEPTE, AKIL MACUNDA
Günay Uzuner hanımefendi ne güzel ifade etmiş, sizlerle paylaşmak istiyorum: Okul kapısında renk renk şekerli macun satan yerel kıyafetli macuncuya, seyrek de olsa aldığımız harçlığımız ederince renkli karışım macun dolattırırdık ağaç çubuğa. Arkadaş sohbeti arasında, oyunlarda koşuşurken yalar dururduk. Kıvamı katıya yakındı macunların, şimdiki gibi ağda yumuşaklığında değil. Yalamakla da bitmezdi bir türlü. Ders zili çaldığında bitirememişsek cebimize sokardık, devam ederiz ümidiyle. Derste fırsat buldukça elimizle cebimizi yoklar, öğretmene fark ettirmeden elimizi yalardık. Ders zor biterdi böylesi durumlarda. Macun cepte, akıl macunda, şu zilse bir türlü çalmıyordu ki… Bazı dersler uzun gelirdi nedense. Ders boyunca erir dururdu macun, bir de cepteki toza kire karışırdı. Diğer teneffüste ayıklayıp tozları bir de akıttık mı çeşme altında, yalamaya devam kalan macunu sopası gıpgıcır olana kadar.
NERDE O ESKİ MACUNLAR?
1945 yılında kaybettiğimiz yazar Osman Cemal Kaygılı, 23 Ağustos 1933 tarihli Yedigün Dergisi’nde yayımlanan, macuncuların klarnet çalıp müzik yaparak dolaştığı günleri anlattığı “İstanbul’un artık kaybolan tipleri: Macuncu” başlıklı yazısının bir bölümünde şöyle diyor:
Kim âdet etmişse iyi etmiş! Yüzlüğü, yahut çeyreği toslayınca insanın hem ağzı ballanıyor, hem kulakları! Alaturka mı istersiniz, alafranga mı, yoksa ala caz mı? Macuncuda hepsi var!
Eskiler, alaturka havalardan pek şaşmazlar, yalnız ara sıra canları istedikçe alaturka bozması, alafranga azmanı, melez kantolarla müşterilere çeşni kiraz ederlerdi.
Şimdikiler ise hiç durmadan oradan oraya atılıyor ve hangi telden istenilse çalıyorlar. Geçen gün, bir tanesine Eğrikapı taraflarında rastladım. Kendi, klarnetle ‘Sase Pari’yi üflüyor, yanındaki yerden yapma, delişmen yamak da elindeki porsuk tefle ustasına tempo tutuyordu.
Ya bu iki ahbap çavuşun peşlerindeki bir alay Karazağ cücüğüne ne dersiniz? Onlar da yalın ayak başıkabak bu ahenge ayak uydurmuşlar, hem oldukları yerde zıplıyor, hem de el çırpıyorlardı.
Daha evvelleri çalgılı macuncular boru kullanırlardı. Boru dediğim, dört perdeli küçük sarı piston, yani bandolardaki büyülü flüt… Klarnet, keman, ut filan sonra ortaya çıktı. Bu pistonlu macuncular da kâh şarkı, kâh çiftetelli, kâh kanto, ve kâh kısa kısa muzıka marşları ile dolaşırlardı.
O zamanlar pek moda olan İspanyol Marşı yahut Maçiç… Hatırımda kaldığına göre yeri uçmak olsun, çok saygı değer ustam Ahmet Rasim bey İstanbul’u gösteren bir yazısında o zamanki borulu bir macuncuyu iki satırla şöyle tasvir eder ;
“Fistanakino biçim biçim,
Ölüyorum senin için.
Maaaaacuun!”
Ne güzel tasvir etmiş Osman Cemal Kaygılı. Artık anılarımızda kalan macuncular hem damağımızı tatlandırır hem de ekmek paralarını çıkartırlardı. İster müzikli ister sade olsun nerede o eski macunlar, macuncular?
Kaynakça:
1. Blog.milliyet.com.tr, Gökhan Cenker (alıntı kaynak) Atlas, tarih sayı 9 Ekim – Kasım 2011
2. Günay Uzuner
3. Büyük Larousse
4. Hekimce.com
5. Turkey.com

