“Batılılar, nalınımızı yerde bulsa, gerdanlık, diye boynuna takar!”
Büyük Larousse’da takunya (nalın) tabanı tek parça tahtadan yapılan ve üstünde ayağa geçirilen deri bir tasması bulunan ayakkabı olarak tarif ediliyor. Aynı kaynakta bu takunyaları yapana da “takunyacı ustası” dendiği belirtiliyor.
Her zaman rahmetle andığımız ünlü dil bilimcimiz Ömer Asım Aksoy’a göre takunya, altı tahta olan ayakkabıdır. Aksoy’un Gaziantep deyimleri kitabında “Yemeniyle yürüdüm de haphapla kaçmam mı kaldı?” deyimi vardır.
Haphap, takunyanın Gaziantep ağzındaki adıdır. Söz Derleme dergisi ise haphabı altı tahta ayakkabı olarak tanımlıyor.
Takunya çok eski çağlardan beri kullanılan bir ayakkabı çeşididir. Daha çok ıslak zeminlerde kullanılmak üzere tasarlanmıştır. Köselenin su geçirgenlik özelliğinden dolayı tabakhanelerde ve hamamlarda kösele tabanlı ayakkabılar kullanılamazdı. Ahşap ayakkabılar buna benzer ihtiyaçlardan doğmuştur.
Takunyanın asıl malzemesi ceviz, gürgen, çınar, şimşir ve dut ağacıdır. Gürgen hem ucuz hem de bol bulunan bir ağaç olduğundan takunya yapımında tercih edilir. Bunların içerisinde en makbul olanı ise şüphesiz şimşir veya abanoz ağacından yapılanıdır.
Şimşir ağacından yapılan takunyaların işçiliği de zordur. Suya ve aşınmalara çok dayanıklıdır. Çınar ise suya dayanıklı değildir. Islak zeminde kısa zamanda dağılır. Çınar ağacından yapılan nalınlar ucuz olduğundan fakir halk tarafından tercih edilirdi.
NALIN NASIL YAPILIR?
Nalın yapılacak ağaçlar hızarlarda biçilir. Hızara götürülen kerestelerin kuru olması gerekmektedir. Kerestelerin bir çift nalın (ayak numarasına göre) çıkacak şekilde boylamaları yapılır. Bir çift nalının et kalınlığı ne kadar olacaksa o yükseklikte ve kalınlıkta keresteler boylanır. Sonra dikdörtgen prizma şeklinde kesilen keresteler ortalarından kesilerek ikiye ayrılırlar. Bu işlemle her tek “nalın”ın aynı dokulu (ağacın kendine has damarı vardır) çıkışı sağlanır. Hızarın olmadığı dönemlerde bütün bu işlemler tümüyle “nalıncı keseri” ile yapılırdı. Ağaç tamamen bu keserle şekillendirilip yontulurdu. Sonraları hızarlarda belli kalıplarda kesilen ağaçlar yine nalıncı keseri ile rötuşlanarak takunya haline getirilirdi.
Daha sonra nalıncı keseri ile yontma işlemine geçilir. “Nalıncı keseri gibi hep kendine yontar” deyimi de bu keserin yapısından ve yaptığı işlevden, ustanın ağacı kendine doğru yontarak şekil vermesinden kaynaklanmaktadır. Nalıncı keserinin sapı ile ağzı arasındaki açı dardır. Bu nedenle normal keserlere göre sapları da daha uzun olur. Kütük üzerinde takunyalara şekil verilirken keserin kopardığı yongaların hepsi dağılmadan takunyacının kucağına dolar. Bu nedenledir ki “hep kendine yontar” sözü doğmuştur ve doğrudur da. Uzun bir uğraştan sonra şekillenen nalının zımpara işine geçilir. Sonra boyama işlemi yapılır. Kırmızı en çok kullanılan boya rengidir.
Verniklenerek parlatılan nalınlar satılmak üzere raflardaki yerlerini alırlar. Nalın almaya gelen kadınlar ve kızlar ayaklarının ölçülerine göre nalınlarını seçerler.
Nalıncı, nalınların üst tasmalarını müşterisinin ayak ölçüsüne göre hemen oracıkta özel takunya çivisi ile (siyah ve geniş başlı bir çividir) çakarak verir.
Nalınların tasmalarının inci süslemeli olanı olduğu gibi kamyon lastiğinin keten bölümünün ince dilimler halinde kesilerek yapılanı da, kösele olanı da vardır.
Takunya ayağa giyildiğinde tasmanın çivi başından çıkmaması için lastikten kesilen küçük parçalar kullanılırdı. Böylece tasmanın çivi başını zorlayarak çıkması engellenirdi.
Gaziantep’in eski kesme taştan yapılmış evlerinin dar dehlizlerinde kadınların, genç kızların ve çocukların takunyaları ayak tabanına değdikçe “şıp şıp” diye ses çıkartarak sokak aralarında yankılanırdı. Bu sesleri şimdi bile duyar gibiyim. Çocuklar büyüklerinin nalınlarını giymeyi pek severlerdi. Bakkala giderlerken ayaklarına bol gelen tasma yüzünden zor yürürlerdi. Öyle ki, bazen tasmaları kopar nalının bir teki ellerinde gelirlerdi. Evde nalıncı çivisi olmadığından herhangi bir çivi ile tasma tekrar çakılır, büyük gelen çivinin başını eğerek tasmanın tekrar çıkması engellenirdi. Tabii bu arada çocuğun bir güzel azarlanması da kaçınılmazdı.
AH, O CÂNIM SÜSLÜ TAKUNYALAR
Nalınların süsleme işinde de çeşitli teknikler kullanılır. Yakarak desenler yapıldığı gibi, oyma tekniği ile de süslemeler yapılırdı. Sedef kakma, kıymetli taşlar ve incilerle de takunyalar süslenirdi.
Müzelerimizde bu takunyaların eşsiz güzellikte olanlarını görebiliriz. Saray hamamlarında hanımlar hep bu takunyaları kullanmışlardır. Gelin olacak kızların nalınlarının topuk ve ayak uçları yüksek olurdu. Evlerin merdiven ve bahçe taşları takunya giyilerek yıkanırdı. Tuvalet ve banyolarda ise buralara özel nalınlar konur sadece buna benzer yerler için kullanılırdı.
Islak zeminde çalışanlar ayaklarına hep takunya giyerlerdi. Hamamcılar ve tabaklar işleri gereği takunya giyerek çalışırlardı.
TİRE’NİN NALINLARI
Bir internet sitesi olan “Tire’m Portalı”nda ise nalıncılığın Güzel İzmir’imizin bu küçük ama şirin yöresine özgü bir ayaklık olduğundan yola çıkılarak şu bilgilere yer veriliyor:
“Yöresel özellikleriyle öne çıkıp üne kavuşmuş, kadife üzerine sırma ile işlenmiş nalınların ilk defa Tireli ustalar tarafından yapıldığı söylenir. Çeyiz sandıklarının olmazsa olmazları, turistlerin çokça hediyelik eşya olarak tercih ettikleri, günümüzde birçok mekanın şark köşelerini süsleyen nalınlar artık Tire’nin simgelerinden biri olmuştur.
Evlerin ve hamamların banyolarında kullanılan, cami ve mescitlerde abdest alırken giyilen nalınlar, daha önceleri genç kızlara düğün hediyesi olarak götürülürmüş.
Nakışları hafif olan nalınlar evlenme çağındaki kızlara hediye edilirken, ağır işlemeli olanlar nişanlı kızlara, işlemeleri çok ağır olanlar ise yeni gelinlere layık görülürmüş.
Tire nalıncılığının farklı yanlarından biri de; Anadolu’nun diğer kentlerinden farklı olarak yontulması kolay olduğu ve ıslandığı zaman zarar görmediği için kavak ağacının malzeme olarak tercih edilmesidir. Kırmızı, mor, yeşil kadifelerle kaplı; simli iplerle, tel kırmalarla, pullarla süslü Tire nalınları son usta Cemil Amca’nın ellerinde hala yaşatılmaktadır.”
NALININ VE NALINCILIĞIN TARİHTEKİ YERİ
Rehber Ansiklopedisinde nalıncılığın tarihteki yeriyle ilgili olarak şu bilgilere yer verilmiş:
“Nalın, Arapça’da ayakkabı anlamına gelen ‘nal’ ve bir çift ayakabı anlamına gelen “naleyn” kelimelerinden türemedir. Türkçede ‘nalin’ şeklinde söylendiği gibi ‘nalın’ olarak da kullanılmaktadır.”
Nalın, Selçuklu ve Osmanlı devirlerinde, günlük hayatta geniş ölçüde kullanılırdı. XIX. yüzyılın sonlarına kadar nalın yapımı, özellikle İstanbul’da bir meslek ve sanat dalı haline gelmişti. Hususi nalıncı ustaları ve pazarları mevcuttu. Gene bu asırlarda berber çıraklarının, ayakları çıplak olarak, kendilerine has nalınlarını dükkanlarında giyme mecburiyetleri vardı.
Osmanlı hamamlarında, müşteri nalınlarıyla, hamam tellaklarının nalınları ayrı yapıda idi. Hatta nalınların kullanıldıkları hamamları ve buna benzer yerleri belirtmek için nalınlara beyitler bile yazılırdı. Türk insanı nalınlara beyit yazar da mani yazmaz mı? İşte onlardan bir kaçı:
Ayağında nalını
Gelir salını salını
Yürümene değişmem
Alsam dünya malını.
Ayağımın nalını,
Eğdim kiraz dalını,
Zengin olsan ne yazar
Köpek yesin varını.
Nalını tıkır tıkır
Gülüşü fıkır fıkır
Gelişi güzel ama
Gidişi ölümden beter.
Eskiden fırın, abdestlik, ocaklık (mutfak) vb. gibi yerlerin temiz tutulması ve temizlenmesi için de özel nalınlar giyilirdi.
SONUÇ
Gaziantep İlimizin eski Saray caddesinde Kara Tarla Camii bitişiğinde Dük nalınları diye eski ve küçük bir dükkan vardır. Ahmet Usta bu dükkan da nalıncılık yapmaktaydı.
Şimdilerde nalıncılığın son temsilcisi olan oğlu M. Ali Dük mesleği devam ettirmeye çalışmaktadır. Sonuçta daha ucuz, daha pratik ama asla takunya kadar sağlıklı olmayan plastik terlikler piyasaya hakim olmuşlardır. Bugün Avrupa’da, özellikle de Hollanda’da ahşap ayakkabılar hala üretilmekte ve devlet desteği ile bu mesleği yapanlar yaşatılmaktadır.
Eskiden camilerimizde, şadırvanlarda, hamamlarda yüzlercesini bir arada gördüğümüz takunyalar yok artık.
Lastik ayakkabı ve terliklerin günlük yaşamımıza girmeleri ile takunyalar ve bu meslek ustaları yaşamımızdan çıkmışlardır. Meslek yok olmaktadır ve zor günlerini yaşamaktadır.
Ne yazıktır ki takunyacı dükkanlarında plastik terlikler satılmaktadır. Nalın satarak geçinmek mümkün değildir. Bu ustaların ailelerinde de mesleğe heves edenler çıkmamaktadır. Turistik amaçlı üretilen takunyaların maliyeti yüksek olduğundan bu mesleğin piyasa şartları karşısında hayatta kalması için mutlaka desteklenmesi gerekmektedir.
30-40 yıl öncesine kadar şehirlerimizde ve kasabalarımızda nalıncılar çarşısı diye çarşılara isimlerini veren nalıncılık ne yazık ki son nefesini vermek üzere olan mesleklerdendir.
İstanbul’da Tahtakale’de, Cumhuriyet ve Fevzi Çakmak caddelerinin birleştiği köşede yakın zamana kadar takunyacılar vardı. Özel taşlar, sedefler, gümüşlerle süslü Osmanlı dönemi takunyalarını, günümüzde ancak Topkapı Sarayı müzesinde, Türk İslam Eserleri müzesi ve Ankara Etnoğrafya müzesinde görmek mümkündür.
NE İYİ ETMİŞİM DE TUVALE AKTARMIŞIM
Tuvale aktararak ölümsüzleştirdiğim son haphapçıyı küçücük dükkânının önünde, bir haphabı yontarken değil de ayakkabı boyarken bulmak, beynimden vurulmuşa döndürdü beni.
Böyle mi olacaktı o anlı şanlı haphapçılığın sonu? Rızkını çıkarabilmek için azala azala tek kişi mi kalacaktı haphapçılar? O da haphap satarak yevmiyeyi doğrultamadığı için ayakkabı boyamak zorunda mı kalacaktı?..
Niçin geldiğimi öğrenince çok mahcup oldu Mehmet Ali usta. Böyle yakalanmak istemiyordu belli ki… Keşke küçücük bir şey olsaydı o anda elindeki şey. Avucunun içinde saklayabilseydi keşke… Göstermeseydi bana boyadığı ayakkabıyı.
“Utanma son haphapçı, utanma!” diye bağırmak isterdim. Doluktu gözlerim. “Sen utanma, zaman utansın. Haphapçılarına sahip çıkamayan bizler utanalım.
Haphapların üzeri rengarenk resimlerle donatılmış… Onlara bakarak şaşkınlık içinde soruyorum:
“Sen mi yapıyorsun haphaplardaki bu resimleri, desenleri de usta?”
Biraz öğünme, biraz küşümlenme içinde “evet…” diyor Mehmet Ali usta.
Son haphapçının sekiz yaşındaki oğlu da vurgunmuş baba mesleğine. O da adını dedesinden almış. Ahmet’miş adı. Anadolu geleneğine uyularak dedenin adı verilmiş son haphapçının oğluna da.
“Baba…” diyormuş Ahmet. “Okuyup adam olsam, bir mühendis, avukat, doktor olsam bile bırakmayacağım haphapçılığı… Ben yaşatacağım bu mesleği. Evimin bir odası daima haphapçı işliği olacak… Haphapların üzerini rengarenk güzel resimlerle, desenlerle donatacağım…”
Daha şimdiden babasına yardım ederek güzel desenler çizebiliyormuş haphapların üzerine 8 yaşındaki bu delikanlı
Dük usta bir yenilik katmış o eski hamam haphaplarına: Tabanına lastik çakıyormuş. Takunya da kaymıyormuş hamamların mermer zemininde böylece.
Başlıca müşterileri turistlermiş artık son haphapçının. Fransız bir bayan bir düzine satın almış bunlardan.
Mehmet Ali usta, “Ayağınıza göre bir olanlardan verelim” diyecek olmuş.
Turist hanım isyan etmiş. “Ayak altına alınır mı bu el emeği, göz nuru sanat eserleri!” diye konuşmuş. “Onları evimin baş köşesine asacağım…”
VÜCUDUN ELEKTRİĞİNİ ALIYOR HAPHAP
En çok Güneydoğu illerinde kullanılıyormuş günümüzde haphaplar. Gaziantep, Urfa, Diyarbakır, Mardin, Siirt… Sağlık açısından yararlı olduğunun bilincindeymiş bunları alanlar.
Haphap, onu giyenlerin vücudunda oluşan olumsuz elektriği alıyormuş. Bir tıp doktoru gibi konuştu bu konuda Dük usta. “Vücudun statik elektriğini alıyor haphap,” diyor. “Bunu giyenlerin ayaklarında ağrı sızı olmaz…”
Yıllar önce bana verdiği antika sayılacak takunyayı hatırlattım kendisine.Tebessüm ederek siz ona iyi bakarsınız bundan eminim der gibi bakıştık.Daha sonra gitmem gerektiğini söyleyerek teşekkür edip ayrıldım.

